Sanat ve Değerler (Edebiyat Derslerinde Değeri Aramak)

26 NİSAN 2015 SAKARYA SUNUMU (ULEGDER TOPLANTISI)

Günümüzde egemen olan sanat anlayışı, sanatın doğrudan doğruya bir fikri dayatmamasıdır. Edebiyatın bir propaganda aracı olamayacağı, sanat ve edebiyat çevrelerinde kabul gören bir anlayıştır. Ancak edebiyatın kimliksizleştirilmesi, faydasız ve içsiz hâle getirilmesi, edebî eserin söz yığınına dönüşmesi, insan ruhuna ve vicdanına tutunamaması da ürkünçtür. Sanatla meşguliyetin amacı, eşyaya hâkim olmak ve onu köleleştirmek değil, marifetullah ve muhabbetullaha kapılar açmak olmalıdır. Ömer Lekesiz, öncelikle Müslüman yazarların vaazdan kaçmamalarının elzem olduğunu, vaazın dinin dili olduğunu vurguladıktan sonra “vaaz ile edebiyatın ilişkisini sahih anlamda yeniden kurmanın” derdine düşmenin gerektiğini vurgular. (Lekesiz, Ömer, Sanat Bizim Neyimize, Profil Yayınları, İstanbul, 2013.)

“Değersiz sanat”, kimliksiz sanat olduğundan onunla uğraşmaya değmez. “Saf sanat, salt sanat” gibi söylemlerle hakikate, hikmete, maveraya değmeyen bir sanat anlayışına ve eser inşasına kolları sıvamak, sonuçsuz ve bekasız bir çabadır. Edeb, hikmet ve estetik, çayda eriyen şeker misali tat verdiğinde insanı uhrevi olana çeker; fakat marksist, materyalist, modernist, postmodernist anlayışlar için estetik (o da zahiren) kabul edilir bir değerse de edeb ve hikmet kabullenilemez kavramlardır. Onlar için yeryüzü ya sınıf çatışmalarının mekânı ya meyhane ya da muzlim bir çilehanedir.

“Sanatın ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemlidir.” düşüncesi,  sanat edebiyat dünyasında çokça dile getirilmiştir. Elbette “nasıl”lık önemlidir; fakat anlamı kendine feda ettirecek bir sanat anlayışının da insana bir şey katmadığı, insanı boşu boşuna meşgul ettiği de teslim edilmesi gereken bir gerçektir. Lâfızperestlik, suretperestlik, üslupperestlik, teşbihperestlik, hayalperestlik, kafiyeperestlik tuzaklarına düşenlerin nasıl bir sanat ortaya koydukları ve insanı hangi uçurumlara sürükledikleri, tartışılmaz bir tablo hâlinde karşımızda durmaktadır. “Değersiz sanat” diyebileceğimiz bu platform, hakikati incitmekte, ondan medet ummamakta ve almamakta, hakikate misal olmamaktadır. Necip Fazıl’ın “Ver cüceye onun olsun şairlik/ Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta” mısralarını bu bağlamda da düşünmek lazımdır.  Edebiyat; divanece sözlerden, şehvet peşinde koşan cümlelerden, insanın mahrem her hâlini tasvir eden ifadelerden ibaret sanılmamalıdır.

Sanat insanla Allah arasında özgün, özgür bir yoldur. Fıtrata uygun güzergâhlarda ortaya “FİKRET, İBRET VE ÜNSİYET” yani “AKIL, KALP VE VİCDAN” bütünleşmesi ortaya çıkmaktadır. “İbret, fikret, ünsiyet” kavramları Müslüman sanatçının dünyaya bakışına ve onu yansıtmasına, neşe ve hüzün bahsine ufuk açan müfredattır. Şuara suresinin sonunda “iman edip iyi işler yapan, Allah’ı çok çok anan ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunan” şairler övülmektedir. Bu noktada edebî kıymet, estetik değer elbette önemlidir.

Sanatın inşasında imanın “kurucu konum”da olması, başka dal budakları da intaç eder. Hüccet ve burhan direkleri üstünde yükselen iman kulesi; selim bir kalp, temiz bir vicdan, müstakim bir akıl ve saadet-i dareyn hediyeleriyle sanat eserinde yükselmeye başlar / yükselmelidir.

Sanatçının beyan tarzı, onun şahsiyetinin timsali olduğundan “anlatılan”ların sanat diline dönüşme süreci, önem arz etmektedir. Dimağın mertebeleri kabul edilen  “tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam, itikat” aşamaları; “hüsn-ü münezzeh ve mücerret” çağıltısını estetik bir formda hissettirmelidir.

Değerin içindeki sanat, sanatın içindeki değerle tezahür ettiğinde göz kamaştırıcı, güzel tablolar ortaya çıkar. Hüsn-ü mücerred ve münezzeh medeniyetinin kökleri, bizi hayatın içindeki estetiğe, sanata götürür ve değerler üzerinde düşündürür. Hangi değerin eseridir çeşme, sebil, darüşşifa? Hangi değerin eseridir şiirler, mesneviler, Hüsn ü Aşk’lar? Hangi değerin sanatıdır Itri’nin Segah Bayram Tekbiri, Segah Salat-ı Ümmiyye’si, Nat-ı Mevlâna’sı? Sinan’ın Süleymaniye, Şehzadebaşı, Selimiye camileri hangi değerin ruhudur? Yirmi yıl boyunca yenmeyip içilmeyip, biriktirilen paralarla yapılan Sanki Yedim Camii’ni “değer”li kılan nedir? Kayışzade Osman’ın, Hamid Aytaç’ın hüsnühatları hangi değerle ilgilidir? Hayatın içindeki estetik, kuş evlerine, sadaka taşlarına değerken hangi imani esasa, şefkate değmiştir?

Rahman suresinin 4. ayetinde, insana konuşma ve beyan yeteneğinin verildiği belirtilmiştir. Yaradılışta hitap çiçeği açılması, insanlara konuşarak yazarak kendilerini arayıp bulma imkânını vermiştir.

Zamanımızda belâgat ve cezâlet bütün türleriyle öne çıkmıştır. Belagat “İyi, güzel, pürüzsüz söz söyleme. Sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve hâlin ve makamın icabına göre söylenmesini öğreten ilim. Sanatlı ve etkili, durum ve makama uygun ifade. Derin anlam.” ; cezalet ise “Güzel anlatım. Konu ve makama uygun konuşma. Ahenkli ifade.” manalarını içermektedir.

Belagat; meânî (kelamın mukteza-yı hâle uygunluğunu sağlama); beyan (maksadın en açık şekilde ifadesi); bedi’ (kelamı süsleme) dallarıyla şekillenir. Belagat fasih olmak, ses arızalarından, gereksiz tekrarlardan uzak olmak durumundadır. Fesahat; eserin kolay anlaşılması, hoşlanılması, eserde ses, anlam arızası ve garabet olmamasıdır.

Belâgatin önemli bir dalı MEÂNÎdir. İfade anlama göre şekillenmeli, okuyucunun zihninde soru işaretleri bırakmamalıdır. Kelimeler, en uygun yerde kullanılmalıdır. BEYAN ‘kendisiyle delâletin tam olduğu şey’ anlamına gelir. Söz anlama delâlet etmeli, gerçek ve mecaz anlamıyla vâzıh olmalıdır. BEDİ’ ise güzelleştirme ile ilgilidir. Arap edebiyatında çeşitli edebî sanatları içeren şiirlere “bediiye” denir. Bediî sanatlar, mana ve lâfızla ilgilidir. (Bilgegil, Prof. Dr. M. Kaya. (1989). Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Belâgat). İstanbul: Enderun Kitabevi.)

Sanatın ve sanattaki “değer”in ortaya çıkışı nasıl oluyor?

Sanatçı, Allah’la yarışamaz; O’na benzemeye çalışamaz. Mutlak sanat, mutlak belagat Allah’a aittir. Sanatçının amacı, Vâcibü’l-vücud’a benzemeye çalışmak olmamalıdır. Rahman Suresi’nin 19-20. ayetlerinde vurgulanan karışmazlık, sadece iki denize münhasır değil elbette. Küçük tatlı ırmaklar- tuzlu büyük denizler, dünya-ahiret, âlem-i gayb- âlem-i şehadet, doğu-batı, kuzey-güney farklı olduğu gibi rububiyet-ubudiyet daireleri de birbirinden farklıdır.

Nasıl ki âlimin koyun olması, kuş olmaması mühim bir ölçüttür; sanatçının da koyun olması, kuş olmaması sanatın değeri açısından önemlidir. Sanatçının, insanın iç dünyasını tanıması, bir medeniyet olması, kâinata yerleştirilmiş müzikle buluşması,  görünen âlemle görünmeyen âlem arasındaki ilişki ve ahengi içselleştirmesi, karşılaştığı her ânı mütalaa edecek bir dikkate yönelmesi, sanatını icra ederken hakikati incitmemesi, sanatın köşe taşlarını oluşturur.

Bir medeniyet; tefekkürü, sanatı, müziği vb. ayrıntıları ile vardır; sanatçının iç medeniyetinde de latifeler böyle bir yapı meydana getirmelidir. Kendisine karşı samimi olamayan sanatçı, Allah’a karşı da, okuruna karşı da samimiyeti yakalayamaz. İyi bir tasvirci de olsa, mahir bir anlatıcı da olsa yazdıkları içsizdir. Bu bağlamda ‘sadece söylenene bak, söyleyene bakma’ tezi, yanlıştır. Bir sözün kim tarafından, kime, ne içinde, ne için söylendiği hususları önemlidir; belâgat açsından gereklidir. Fakat fena ve fani adamların güzel ve bâki sözleri olabilir.

İnsanlar, sanata niçin ihtiyaç duymaktadır? İnsan, kaybolmasını istemediği ânı, duyguyu, fikri söz veya görüntüyle kalıcı kılmak ister. Bir güzelliğin bâkileşmesi de eserin işlenmesi, sanatçısının sıfat ve yetenekleri ile ilgilidir. Bu noktada karşımıza güzellik, estetik kavramları çıkıyor.

Sanatçının muhayyilesi (imgelemi), sanat eserinin ortaya çıkması sürecinde önem taşımaktadır. Resim ve suretler hayalde dokunduğu için hayalin eğitimi diyebileceğimiz bir süreç, hem de ömür boyu devam edecek bir süreç söz konusudur. Hayalin, irade harici dokuduğu ve insanın sorumlu olmadığı suretler, bahsimizden hariçtir. Fakat sanatçı, irade haricinde gelen çirkin manzaraları eserine bilinçli şekilde, sanatın özgürlüğü adına yansıtıyorsa bu, değerin imhası anlamına gelmektedir.

Estetiği neredeyse beşerî bir din hâline getirmek ve onun buyruklarına boyun eğmek ne kadar isabetsiz ise “insaniyet-i Kübra” olan bir medeniyetin içindeki estetiği, nezaketi, sanatı fark edememek de o denli eksiklik ve değersizliktir.

Sanatçı; muhayyile, zihin, irade, duygu ve lâtife-i Rabbaniyesinin yüzünü hakikate/ kıbleye döndürerek sanatını inşa etmeli, hayatı bu perspektifle çözümlemelidir. Bu aynı zamanda nefisle de bir hesaplaşma anlamını taşır. Bu hesaplaşma; derinlikli, incelikli, anti-propagandist bir söylemle yapıldığı takdirde şifadan şifaya, hikmetten hikmete kelimeler taşır; aslında hayatı ‘sanat gibi’ yaşamak da böyle bir şeydir.

Sanatın inşası, hayatın çözümlenmesi, nefisle hesaplaşma; sanatçının “değer yargıları” ile sahih ilişkisi olan hususlardır. Hesaplaşma, çözümleme ve inşa sürecinde sanatçıya iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış adreslerini bulduracak bir kaynak lazımdır. İnsandaki şehevi, gadabi, akli yetiler sınırlandırılmadığı için, zulüm ve tecavüzlerin önlenmesi bakımından “küllî bir akla” ihtiyaç vardır; o küllî akıl da elbette İlâhî olmalıdır. İşte bu küllî akla yönelen ‘muhayyile, zihin, irade, duygu ve lâtife-i Rabbaniye’; yüzünü gerçek hakikate (kıbleye) çevirmiş demektir.

Güzel eylem/ sanat eseri, tüm mahlukatın maddi ve manevi hukukuna tecavüz etmeme sorumluluğunu taşımak zorundadır. Bu noktada özgürlük problemi ortaya çıkmaktadır. Sanatçı, olabildiğince özgür olabilmeli ancak hakikat noktasında kendisine dur diyebilecek bir sınır çizmek durumundadır. Nefis ve şeytanın tutsağı olan, hevâ ve cinselliği hiçbir kayıt tanımadan işleyen sanatçı, hakiki özgürlüğü kaybetmiştir. Hem kâinatın manevi hukuku, sanatın sahih ve hikmetli olması açısından büyük önem taşımaktadır. Fısk, yeryüzünü fesada verir, insanlığa zarardır.

Nesnelerin parıltısını sağlayan, nesnelere karşı bizde ilgi ve sevgi uyandıran şey, gerçekte nesnelerin kendisi değildir. Bir temaşa medeniyetinin çocukları olan bizler, bu medeniyete aitlik fikrini taşıyorsak eşyanın bir gölge, bir yansıma olduğunun farkına varmak durumundayız. Temaşa (terennüm ve hikmet) medeniyetinin ehemmiyetli bir parolası da “nun şuuru” denilebilecek bir dikkattir. Bu dikkat, Fatiha Suresinde geçen ve “biz” anlamını veren iki nun’un içselleştirilmesi anlamındadır. Fatiha’daki “na’büdü” ve “nestaîn” kelimelerindeki “nun”lar, bütün kâinatı ihata eden “ibadet ederiz” ve “yardım dileriz” manalarıyla düşünüldüğünde sanat eserinin inşası sürecini ve arka planını ne de güzel aydınlatır! İbadet ve yardım dileme kavramlarının evrensel bütünlük içinde tahayyülü ve algılanması, sanatçıya pek çok “değer” kapısı açar. Ruhta güzellikler listesi oluşturabilmek, ‘değer’lerin insanda hüküm hâline gelmesiyle mümkündür; ahirete değmeden yaşamak zulmetinden de insan böylece kurtulabilir.

Edebiyattaki üç cevelan meydanı “aşkla hüsün”, “hamaset ve şehamet” ve “tasvir-i hakikat”tır. (Nursî, Bediüzzaman Said (2005). Sözler (Lemaat). İstanbul: Yeni Asya Neşriyat.) Bu cevelan meydanları, elbette duyguların ifade edilmesiyle canlanacaktır.

Duygular, esas itibarıyla hüzün ve neşe başlıkları altında toplanır. Edebiyat ve belâgat de üslubu/söylemi yönünden ya hüzün ya da neşe verir. hüznün ve neşenin tezahür farklılığına göre ‘değer’ anlayışları da farklı şekillerde ortaya çıkar.

Hüzün de, neşe de iki kısım kabul edilir.

Hüzün ya ahbapsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür. Veya ahbabın firakından ortaya çıkan bir hüzündür. Birinci hüzün, materyalist, tabiatperest, gaflet ve sefahate, ikincisi ise Kur’an’ın hidayet esaslarına dayanmaktadır. İlki umutsuz, çaresizdir; diğeri müştakanedir, özler, kavuşacağını bilir, sonsuzla ilişkilidir.

Neşe de iki kısımdır. Birincisi nefsi hevese, zevkçiliğe, doyumsuz eğlenceye, şehvete, nefsi azdırmaya, yarını düşünmemeye çağırır. İnsanı Allah’tan koparmaya adanmış “tiyatrocu, sinemacı, romancı” medeniyetin yöntemi budur. İkinci tür neşe, Kur’an ilkelerine dayanır. Nefsi susturup, ruhu, kalbi, aklı, sırrı, yüce duygulara, asıl vatana, sonsuz âleme, uhrevî ahbaplara yetişmek için latîf ve edepli mâsumâne bir teşviktir. Cennete, ebedî saadete ve rü’yet-i Cemâlullâh’a sevk eden ve şevke getiren neşedir.

Bir tarafta öksüz bir yetimin muzlim bir hüzün ile ümitsiz ağlayışı; hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın şarkısı. Diğer tarafta ulvî bir âşığın geçici bir ayrılıktan müştâkàne, ümitkârâne bir hüzün ile terennüm ettiği şarkı. İlkinde Allah’tan ümidini kesmiş bir tablo; ikincisinde ulvi fedakârlıklara doğru yöneliş.

Güzellik anlayışı ve kötülük probleminin sanatçıdaki algılanışı, sanat eserine farklı farklı yansımaktadır.

Her şeyin mülk (dış) ve melekût (iç) olmak üzere iki yönü vardır. Melekût ciheti, aynanın dış yüzü gibi her şeyde güzeldir. Öyle ise çirkin görünen şeyin yaratılışı, çirkin değildir, güzeldir ve aynı zamanda o gibi çirkinlerin yaratılışı, güzellikleri ikmal içindir. Öyle ise çirkinin de bir nevi güzelliği vardır. “Çirkinin de bir nevi güzelliği” olması, kâinattaki manzarayı, olayları çirkin gören ve intihar eden sanatçıların veya genel olarak tüm insanların ölümlerine ve felsefelerine de bir açıklama getirmektedir. Çirkinlik adına aklınıza ne gelirse gelsin tüm bunlar, güzellikleri ikmal içindir. Hani vitrinlerde satılacak eşyaların, teşhir edilen güzel malların yanına odun, dal gibi aykırı şeyler konur ya. Bu aykırılıklar içinde esas malzeme daha güzel görünür. Çünkü güzelin güzelliğini artıran, çirkinin çirkinliğidir.

Her şey, ancak zıddıyla bilindiğinden çirkin ve kaba şeyler, güzelliği artırmaktadır. Göz, sanatları görüp de “basiret Sâni’i görmezse” asıl çirkinlik başlar. İman nuru, kulaktaki zarı ışıklandırdığı zaman kulak kâinattan gelen manevi nidaları işitir; hatta rüzgârların, bulutların, denizdeki dalgaların, yağmurların, kuşların ve diğer varlıkların tesbihat ve kelamlarını duyar. Kulak küfürle tıkanırsa o seslerden yoksun kalır. O lezzetleri getiren sesler, matem seslerine dönüşmüştür. Kalpte o ulvî hüzünler yerine, ebedî yetimlikler, nihayetsiz vahşet ve sonsuz gurbetler oluşmuştur. Böylece ruhun cevheri ifsat olmakta, hakiki ‘değer’ler keşfedilememektedir. Aslında kul, kendisini terk ede ede Yaradan’ın sırrıyla temas kurar.

İnsan, ancak marifetullah ve muhabbetullahtaki zevke ulaşarak dünyanın mutlak vahşetinden ve insanın kâinattaki mutlak gurbetinden kurtulabilir. Gözün nuru da iman nuruyla ışıklanırsa bütün kâinat “gül ve reyhanlar ile müzeyyen bir cennet” şeklinde görünür. Oysa göz küfür karanlığıyla kör olursa bu koca dünya bir “hapishane şekline” girer, “bütün hakaik-ı kevniyye nazarından gizlenir, kâinat ondan tevahhuş eder”, kalbi hüzün ve kederle dolar.

Sanat eserlerinde inşa edilen değerler, sadece güzellik/estetik kaygısıyla değil neşe ve hüznün hakikate yaslanma özelliğiyle de karşımıza çıkmaktadır. Belki hüzün, sanat eserlerinde daha bir derinliğine işlenmiştir fakat neşe acaba yeterince ve olması gerektiği gibi işlenmiş midir? Cündioğlu, bu bağlamda eleştirel bir yorum yaparak cumhuriyet dindarlığının neden umut, kültür ve neşeden uzak olduğunu sorgular. (Cündioğlu, Dücane (15 Mayıs 2013). “Cumhuriyet dindarlığı neden umut, kültür, neşe ve sevinçten uzak?” Hürriyet gazetesi.)

Bediüzzaman’ın Münazarat’ında geçen bir bölümde de “hürmet ve merhametten tevellüd eden mâsumane tebessüm; fesâhat ve melâhattanhasıl olan ruhânî halâvet; aşk-ı şebabîden, şevk-i bahârîdenneş’et eden semâvî neşe; hüzn-ü gurûbîden, ferah-ı sehharîden vücuda gelen melekûtîlezzet”ten söz edilir ki bu metin, neşenin mahiyeti hakkında bizlere ufuklar açmaktadır.Bu muhteşem tabloda kahkaha değil neşe vardır. Tebessüm, sıkıntıların anahtarıdır. Kahkaha hevâ demektir, tebessüm sekine. Kahkaha kolaydır; çünkü tahriptir. Tebessüm zordur; çünkü bir hevâ harabesini onarmaktadır. Kahkaha, hem kahkaha sahibini, hem de kahkahanın muhatabını küçültür ve boşluk vadilerine atar. Tebessüm ise güven verir. İnsanı fıkdanü’l-ahbap karanlıklarına atan sanat da, hakikat mecrasından uzaklaşmıştır.

Tüm sanat eserlerinin temellerini oluşturan neşe ve hüzün “romanvâri nazar” denilen menfi bakış açısıyla zihinlere ve kalplere tevahhuş aşılamaktadır. Bu eserlerde fıtrata ve hakikate yabancılaşmış, insanları Allah’ı sever gibi seven kimseler (Kur’an, Bakara, 165.) yüceltilmektedir. İnsanı merkeze alan ve onu her şeyin ölçüsü kabul eden bu zihniyet, kutsalla ilişkisini kesmiş, ölüm ötesini hiçlik addetmiş, nefs-i emmâreyi okşamıştır.

Sanat ve değer konusu bir örnek metin olarak Hüseyin Su’nun Gülşefdeli Yemeni adlı öykü kitabında yer alan Gülşefdeli Yemeni öyküsü üzerinde irdelenebilir (Su, Hüseyin. (2012). Gülşefdeli Yemeni, s. 7-22. 4. Baskı. Ankara: Hece Yayınları.)

Gülşefdeli Yemeni öyküsünde ayrılıkla biten bir nişanlılık olayının arkasında asıl kahraman, ben anlatıcının halası olan “Halakız” vardır. Halakız, herkesin kendisinden söz ederken, “koruması gereken mesafeyi, durması gereken yeri, aşmaması gereken sınırı” bildiği bir insandır. Öykü boyunca insani/imani değerler/hasletler, yapaylıktan uzak, tam da fıtri bir tarzda Halakız’ın şahsında ve çevresinde görünür. Bu insani değerler/hasletleri şöylece sıralayabiliriz:

İZZET, TEBESSÜM, RÜŞVETSİZ MUHABBET, RİYASIZ İHSAN VE FAZİLET, CİDDÎ MERHAMET, DİĞERKÂMLIK, RIZA-YI İLÂHÎ, HÂLDEN ANLAMAK, SAYGI, İFFET, ŞİKÂYET ETMEMEK, MUSİBETE KARŞI SABIR, SEVGİ VE SADAKAT, BEREKET, SAMİMİYET, FEDAKÂRLIK, TEMİZLİK, HUZUR VE SEKİNE, İNTİZAM,  SADE HAYAT, TAAT ÜSTÜNDE SABIR, VEFA, HEDİYE, ADALET,  FERASET, ENANİYETSİZ BÜYÜKLÜK VE MEZİYET, RÜŞVETSİZ MUAVENET, GÜZEL ÖRNEK, İBADET EĞİTİMİ, BASİRET, SAMİMİYET, İHLÂS, SAHABE VE PEYGAMBER SEVGİSİ, HİLESİZ HİZMET VE MUAŞERET, HAMİYET, İKTİSAT VE KANAAT, HAYAT YARDIMLAŞMASI, SEVAB-I UHREVÎ, TEVEKKÜL.

Gülşefdeli Yemeni’de Halakız’ın şahsında karşımıza mahlukata, maddeye, hevâya, hevese, gösterişe tenezzül etmeyen aziz, halim selim, fakrını ve zaafını bilen, Allah’ın nihayetsiz kudretine istinad eden, yalnızca rızâ-i İlâhî için, fazîlet için çalışan, ‘birbirinin imadına yetişmek’ ilkesine bağlanmış, ruhu kemalata kamçılayan, uhuvvet ve incizaba adanmış bir ruh çıkıyor. Bu değerlerin sanat formatında nakış nakış işlenmesiyle sanatın “değer”i anlaşılmaktadır.

Gülşefdeli Yemeni’deki mezkûr değerler, aslında fıtrata yazılmış değerlerdir. Fıtrat yalan söylemez ve hakikate tâbi olur. “Bütün bâtıl inançlardan uzak şekilde, yüzünü hak dine çevir-o fıtrat dinine ki, insanları Allah onun üzerine yaratmıştır.” (Kur’an, Rûm, 30.) ayetinde, yaratılışta esas kılınan fıtrata vurgu yapılmaktadır. Elbette farklı inançlara, değerlere, ilkelere, mizaçlara, anlayışlara bağlı olan sanatçılar mevcuttur. Fakat fıtrata uygun anlayış, fıtrata uygun eser için göreceliğin ötesinde bir hakikat vardır. Postmodernizm ve sonrasında egemen kılınmaya çalışılan izafiliğin sonu yoktur. Her şeyin her insana göre çeşitli anlamlar taşıyabileceği düşüncesi, her insanın apayrı bir kâinat olması noktasında doğrudur; fakat hakikatin hiçbir zaman bulunamayacağı, keşfedilemeyeceği, bu yüzden de hakikat diye bir şeyin olmadığı noktasında safsatadır.

Sanatçı, yalnızca akıldan ibaret değildir. Akıl, kalp ve vicdan kardeş olmadıkça yaşantımızda mutlaka bir şeyler eksik olacaktır. Akılla fikret ve marifetullah, kalple ibret ve muhabbetullah, vicdanla ünsiyet ve ruhani lezzet kardeştir.

Taha ÇAĞLAROĞLU