FITRATI OKUMAK YA DA FABRİKA AYARLARINA DÖNMEK!

Allah’a ve dine ihtiyacımız var mı sorusuna kısa yoldan şöyle bir cevap vermek mümkün: İnsanca yaşamak istiyorsan evet senin dine ihtiyacın var. Dinin sana ne kadar lazım olduğu senin ne ölçüde insanca yaşamak istediğine bağlı aslında. Sadece insan değil hayvanlar da Allah’ın koyduğu ölçüler içinde yaşıyorlar, onların da Allah’a ve dine (tabiat denilen fıtri yaratılış kanunları) ihtiyaçları var. Onlar da ilahi düzene şuurları olmadan itaat ediyorlar. Çünkü hayvanlar aleminde anarşi ve terör değil, nizam hakimdir. Anarşi ve terör sadece insanlar arasında var. İnsanın hayvandan farkı ne peki? İnsanda özgür irade var. İyiyi ve kötüyü seçme yetkisi insanda varken hayvanda yok. Demek ki insan ve hayvanın yaratılış görevleri farklı. Ben sadece yer içer eğlenirim. Düşünmeye, ibadete, talim ve terbiyeye vakit ayıramam diyemiyorsun. Sonra o duyguları kullanması ve geliştirmesi lazım. Bunların bize emanet olduğu da belli. Onlara yerinde kullanmadığında emanete hıyanet cezası görebilir. Bir memur görevimi yapamam diyemeyeceği gibi insanda ibadetten kaçarım diyemiyor. Derse nizam ve kanuna riayet etmeyen hatta görevini suistimal eden memur konumuna düşebilir. Hayvanın aksine insan ruhunda sayısız yeteneğin tohumları atılmış. İnsan o yetenekleri inkişaf ettirmekle ve eğitimini bulmakla sorumlu. Bu belli. Hayvana bir sermaye verilmişse insana verilen yetenek sermayesi bin kat daha fazla. Bu şu anlama geliyor. insandan beklenen o nisbette yüksek. İnsan ruhuna ekilmiş olan (ama hayvanlarda olmayan) düşünme/tefekkür, muhabbet, cömertlik, iyilik, güzellik, dürüstlük, diğer gamlık, fedakarlık, adalet, merhamet, şefkat, muhabbet, namus, iffet, fazilet duyguları birer çekirdek. Ağaç olup mevye halini almalı. Hayvandan bu duygular sınırlı. O yüzden ahlaklı bir maymun, fazliletli bir köpek, cömert bir kediden bahsedemiyoruz. İnsan da inanç geni, namus geni, mutlu evlilik geni gibi bir çok genlerin keşfi de gösteriyor ki bu duygular fıtratımızda- yaratılışımızda Allah tarafından konulmuş. insanın fabrika ayarlarına ne olduğunu keşfedilen genler de destek veriyor. İnsanların mutluluğu ve huzuru “fabrika ayarlarına” dönmesine bağlı olduğu açık. Peki ‘fabrika ayarlarını’ kim belirliyor? Yapan bilir bilen konuşur. Yapanın, idare edenin (Allah’ın) yanında bizim (insanın) söz söylemeye hakkı olabilir mi? Onun için seküler hayat, dinden kopuk dünya bir aldanmadan ibaret kalıyor. Allah’a Haşa “sen bu işi bilmiyorsun Biz daha iyi biliriz”. anlamını taşıyor. Bilimde ve teknolojide ileri ülkelerin huzursuzlukta da en ilerde olması gösteriyor ki, akıl tek başına küllî nizamı görmeyi sağlayamıyor. Modern hayat ve kapitalist sistem insanı ihtiyacı olmadığı gerçek dışı şeylere muhtaç hale getirmiş. O yüzden de huzuru ve rahatı kaybolmuş, İnsan var olmak veya yaşamak için neye muhtaç ise zaten büyük ekseriyeti ile çok önceden karşılanmış. İnsanın endişe etmesine gerek yok. İnsan akıl ve fikir sahibi olduğundan hem geçmişle hem de gelecekle alakadar. Ayrıca ruhuna sonsuz yaşama isteği konulmuş. Fani şeylerle tatmin olmaması bu yüzden. Eğlence ve uyutucu şeylere – daha ilerisi alkol ve uyuşturucu- müptelası olması aslında ızdıraplarını unutmakla ilgili. Yani fabrika ayarlarına muhalif kalınca huzursuzluk çıkıyor. Kendimize ve yaratılışımıza bakmayı ihmal etmemiz bizi gerçek dışı-sanal bir dünyada yaşamaya itiyor. Sonuç olarak, ekmeğe ve suya ihtiyacı kadar insanın Allah’a ihtiyacı var. Hazır bir dünyaya gözümüzü açtığımızdan olsa gerek Allah’a ve dine ne kadar ihtiyacımız olduğu soruları pek çoğumuzun aklına gelmez. Bir aldanma içinde olduğumuz şuradan belli ki tüm gücümüzle dünya mutluluğu için çalıştığımız halde “mutlu ve rahat”, sıkıntısız bir hayat mümkün olmuyor. Herkesin kucağında bir sürü dert ve sıkıntı var. İşte Allah’a olan ihtiyacımızın en göz kamaştırıcı bir şekilde belirdiği yerlerden birisi de bu sıkıntılı haller. Bu dünya üzerinde var olmak, yaşamak, hatta bir nefes alabilmek için bütün kainatı geçmişi ve geleceği ile elinde tutan bir Güce dayanma ihtiyacını her daim hisseder insan. Allah’a olan ihtiyacımız o yüzden hava ve su kadar büyük. Evet fıtratımızın ihtiyacı olan “tefekküre” de “tevekkül” vakit bulabilsek mutluluğu da yakalayabileceğiz. Mesela “tevekkül” sıkıntıları yüz dereceden bire indirebilir. Şöyle bir misal var: Adam gemiye binmiş yükü de hala sırtında. Diyorsunuz ki, “Yükünü yer bırak. Gemi seni de yükünü de taşıyacak güçte”. Bu misalini çok verdik? İman tevhidi, tevhid teslim ve tevekkülü netice veriyor. Tevekkül ise iki dünya saadetini… Virüs salgınından, deprem sallantısına, gök taşlarının dünyaya çarpmasından, sel ve yağmur felaketine kadar her şeyin dizgini Onun elinde. Başıboş değiller. Buna inananlar dünya bomba olup patlasa ihtimaldir ki korkutmuyor. Tedbiri alırsın takdiri Ona bırakırsın. Şu sözlerle bitirelim. “İşte, ey tevekkülsüz insan!… Aklını başına al, tevekkül et. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hodfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.” (Mektubat) Bu yüzden “Din hayatın hayatı hem nuru hem esası ihyayı din ile olur şu milletin ihyası…” (Sözler) denilmiştir… Eğer bakmayı biliyorsak, bir ayna karşısına geçip de yüzümüzü dikkatle incelediğimizde ne görürüz? Varlık aleminin en muhteşem eserini değil mi?Ama aldığın eğitim bu güzellikleri görecek bir bakış açısı vermiyorsa sana …TV, medya ve çevre…İş şahsi çabalara düşüyor. Eğitim gerçekten öncü ve mürşit insanlar yetiştirseydi dinle birlikte sistem teşkil eden kültür hayatının, sanatın, ahlâkın, felsefenin sahipleri olurlardı. Topluma öncülük yapacak fen ve sanat adamları gibi din adamları da bugün yeterli “rûhî derinliğe” sahip olmayabilir. Yada gerçekten manevi hayat sahibi, ilmi ile amil değiller. “Teknisyen” konumunda amatör kalabilirler. Veya seküler sistemin ham ervahları seni “özenle” dini hayatın dışında tutmaya çalışıyor olabilir. Bu yüzden alim ve mürşit konumuna çıkmış öncülere ihtiyaç büyük. Bin yıldır alim ve fazıl insanlar yetiştiren eğitim müesseselerini tekrar kurmak zorundayız. Kanunu ve tüzüğünü başkalarının koyduğu okullarda, dışarıdan devşirilmiş hukuk kuralları ile ve dışarıdan apartılmış devlet sistemi ile elbette ki kendimize gelmemiz, fıtrat ayarlarına dönmemiz mümkün değil. Çözümü dışarıda değil şahsi çabalarda aramak en iyisi. Bulanlar arayanlardır!