Yoktan Var Olma ve Varken Yok Olma Konusu Üzerine

Prof. Dr. Yunus Çengel

Fiziğin en temel kanunlarından birisi “madde yoktan var olmaz, var iken de yok olmaz” şeklinde ifade edilebilen “maddenin korunumu prensibi”dir[1]. Madde-enerji dönüşümlerini de dikkate alarak yapılan en hassas bilimsel ölçümlerden 8 dilimli bir pizzanın 3 dilimini alınca geriye 5 dilim kalacağı basit gözlemine kadar her şey bu prensibin doğruluğunu teyid etmektedir. Ancak bazı dindar çevreler inkar edemedikleri bu bilimsel gerçeğe mesafeli durmaktadırlar, çünkü bunu Allah’ın yoktan var etmesine bir reddiye olarak algılamaktadırlar. İnsanların hiç yoktan var olmayı akıllarına sığdıramaması da meseleyi daha müşkül hale getirmekte ve kafa karışıklığına yol açmaktadır. Risale-i Nur külliyatının müellifi Bediüzzaman bu kafa karışıklığının kaynağının yine geçersiz olan yaratan ile yaratılan kıyaslanması olduğunu ifade eder ve her şeyi doğru perspektife yerleştirerek din-bilim gerginliğine mahal bırakmadan meseleyi kolayca halleder.

Allah’ın hiç yoktan var etmesi ile ilgili soruyu Bediüzzaman şöyle takdim eder: “Eğer desen: Delil-i ihtiraî (hiç yoktan varetmenin delili) i’tâ-i vücuddur (vücut verme, var etmedir). İ’tâ-i vücud ise; i’dam-ı mevcudun (var olanın yok edilmesinin) refikidir (arkadaşıdır). Halbuki adem-i sırftan vücudu (hiç yoktan var oluşu) ve vücud-u mahzdan adem-i sırfı (var iken tamamen yok oluşu) aklımız tasavvur edemiyor.” Bu konuda aklın zorlanması ve hayalin aciz kalmasını aldatıcı bir kıyasın vahim bir sonucu olarak değerlendiren Bediüzzaman şu cevabı verir:  “İcad ve ibda-i İlahîyi (Allah’ın hiç yoktan icat ve var etmesini) abdin san’at ve kesbine (kulun san’at ve işlemesine) kıyas edersiniz. Halbuki abdin elinden bir zerreyi imate (varken yok etme) veyahut icad etmek (yoktan var etmek) gelmez. Belki yalnız umûr-u itibariye (meridyenler gibi gerçek varlığı olmadığı halde var sayılan şeyler, işler) ve terkibiyede (var olan maddelerden yeni şeyler yapmaya dayanan işler) bir san’at ve kesbi (işleme, elde etme) vardır. Evet, bu kıyas aldatıcıdır, insan kendini ondan kurtaramıyor.” [2] O yüzden biz insanlar açısından maddenin (daha doğrusu madde+enerji’nin) korunumu, ihlali mümkün olmayan bir kanundur. Ama bu durum, kanunu koyan Allah’ı bağlamaz. Çünkü iradesiyle kanunu koymaya gücü olanın kanunu değiştirmeye ve gerekirse geçici olarak iptal etmeye de gücü vardır.

Tüm mucizeler ve kerametler bir veya birden fazla tabiat kanununun bu şekilde geçici ve sınırlı olarak iptal edilmesine dayanır. Zaten Allah’ın elçisi oldukları iddiasıyla ortaya çıkanlardan iddialarını ispat için halkın ilk talebi, mucize göstermelerini istemek olmuştur. Çünkü halk da gayet iyi bilir ki beş kişılik bir yemek ile beş yüz ve hatta beş bin kişiyi doyurmak, ancak maddenin korunumu kanununun geçici iptali ile mümkündür ve bunu da bilim insanları dahil hiçbir insan kendi gücüyle yapamaz. Her şey böyle doğru bir perspektife oturtulunca bir kişi gayet iyi bir fizikçi olmakla beraber mucizelere de gönül rahatlığıyla inanan gayet inançlı biri olabilir, yani içinde hiçbir çelişki yaşamayan dindar bir fenci. Allah’a inanıp maddenin korunumu gibi fizik kanunlarına olan inancından dolayı mucizelere inanmakta zorlanan bir kişi, inandığı Allah’ın vasıflarını ön kabullerden sıyrılarak tekrar etraflıca değerlendirmelidir. Bereket kavramı da bu çerçevede değerlendirilebilir.

Bediüzzaman, insanın hiç yoktan var olmak ve var iken yok oluvermek gibi dünyada benzerini görmediği şeyleri (sihirbazların şapkadan tavşan çıkarması gibi, tabi el çabukluğuyla) aklen kabulde zorlanmasının temel sebebini Allah’ın eserlerine O’nun tarafından bakmak yerine yaratılanlar tarafından bakmak olarak verir: “İnsan kâinatta mümkinatın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki, icad-ı sırf (hiç yoktan var etme) ve i’dam-ı mahz (tamamen yok etme) etsin. Halbuki, hükm-ü aklîsi de daima üss-ül esası (temeli) müşahedattan (gözlemlerden) neş’et eder (kaynaklanır). Demek, âsâr-ı İlahiyeye (Allah’ın eserlerine) mümkinat tarafından bakıyor. Halbuki hayret-efza (hayret verici) âsârıyla müsbet (varlığı sabit) olan kudret-i Sâni’in (her şeyi san’atla yaratan Allah’ın kudreti) canibinden (tarafından) temaşa etmek gerektir. Demek ibadın (kullar) ve kâinatın, umûr-u itibariyeden (meridyen daireleri gibi gerçekte olmayıp varsayılan şeyler, işler) başka tesiri olmayan kuvvet ve kudretlerin cinsinden olan bir kudret-i mevhume (gerçekte olmayıp varsayılan güç) içinde Sânii farz ederek o noktadan şu mes’eleye temaşa ediyor. Halbuki Vâcib-ül Vücud’un (varlığı zorunlu ve kendinden olan Allah’ın) canibinden, kudret-i tâmmesi (tam ve noksansız kudreti) nokta-i nazarından (bakış açısından) bu mes’eleye temaşa etmek gerektir.” [3]

Bediüzzzaman devamla birinin eserlerini muhakeme ederken onun özelliklerinin göz önüne alınması gerektiğini ifade eder. Bu meyanda, eserleri birer mucize olan ve bakanları hayrette bırakan mükemmel ve sonsuz ilahi kudreti gözardı ederek, Allah’a kendimizden birine bakıyormuş gibi sınırlı ölçülerle bakmanın geçersizliğine dikkat çeker.

Bediüzzaman evrendeki genel düzenin bir göstergesi olan ve kendilerini sebep-sonuç ilişkileri olarak gösteren kanunları Allah’ın adetleri olarak takdim eder, ancak belirli kurallara bağlanmamış sıradışı olayları da nazara vererek Allah’ın iradesinin hiçbir kayıt altında olmadığını ifade eder ve dikkatleri sebeplerin kendilerinden sebepleri koyana çevirir: “Kadîr-i Alîm ve Sâni-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının (adetlerin) gösterdiği nizam ve intizamla kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi; şuzûzât-ı kanuniye (kanun dışılıklar) ile, âdetinin harikalarıyla, tagayyürat-ı sûriye (şekil ve suret değişiklikleri) ile, teşahhusatın ihtilâfâtıyla (şahsiyetlerin farklılıkları ile), zuhur ve nüzul (meydana çıkma ve inme) zamanının tebeddülüyle (değişmesiyle) meşietini (ihtiyar / iradesini), iradetini (dileme / tercihini), fâil-i muhtar (dilediğini yapmakta serbest olan fâil) olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak ve her şey, her anda, her şe’nde (durum / halde), her şeyinde O’na muhtaç ve rububiyetine münkad (egemenliğine boyun eğen) olduğunu ilâm etmekle (bildirmekle) gafleti dağıtıp ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü’l-Esbaba çevirir (insan ve cinlerin dikkatlerini sebeplerden sebepleri hasıl edene döndürür).” [4]

Örnek olarak da hava ve bulut hareketleri ile bazı meyve ağaçlarının tüm şartlar uygun olmasına rağmen bazı yıllar meyve vermemesini gösterir.  Güneşin ve ayın bir yıl sonra nerede hangi saatte doğacağı bellidir, ancak aynı şeyi cansız ve iradesiz olmalarına rağmen bulutlar ve yağmur için söylemek mümkün değildir. Yani yağmurun nerede, ne zaman ve ne miktarda yağacağı kurallara bağlanmamıştır ve bu yıl bol yağmur almış olan bir bölge gelecek yıl kuraklık yaşayabilir. Yağmurdaki belirsizlik olayı tek başına her şeyin kanunlarla önceden belirlendiği ve dolayısıyla kanunların mutlak hakim olduğu tezini savunan determinizm düşüncesini ciddi olarak sarsmaktadır.

Bediüzzaman yaratılışta en yüksek derecenin hayat ve rahmet olduğunu söyler ve bunların cisimleşmiş hali olan yağmuru belli sebeplere bağlamayarak ve sıradanlaşmasına meydan vermeyerek Allah’ın insanları bu nimetleri farketmeye ve yok olabileceğini düşünerek şükretmeye teşvik ettiğini söyler: “Vücutta en mühim mevki hayat ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe-i hayat ve mahz-ı rahmet (hayatın kaynağı ve merhametin tam kendisi) olduğu için, elbette o âb-ı hayat, o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicap (örtü) olan yeknesak kaidesine girmeyecek. Belki, doğrudan doğruya Cenâb-ı Mün’im, Muhyî ve Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl (nimet veren, hayatı verici, merhamet ve şefkat sahibi olan yüce Zat), perdesiz, elinde tutacak, ta her vakit dua ve şükür kapılarını açık bırakacak.”[5]

Bediüzzaman insanların – tek yumurta ikizleri dahil – simalarındaki farklılığı da yine yaratıcının iradesine ve tabiat üstülüğüne vermekte ve tabiat kanunlarının adeta bilgisayar kontrollü torna tezgahları tarzındaki mutlak belirleyiciliği önyargısını kırmaktadır. Tüm insanların yüzleri penguenlerde olduğu gibi aynı olsaydı, hiç kimse mevcut fizik kanunlarına bir aykırılıktan söz etmez ve bunu yadırgamazdı. Hatta bunu daha doğal görürdü. Ancak kendimizi içinde bulduğumuz göz alışkanlığı birçok sıradışılığı sıradanlaştırmakta ve ülfet sorgulanması gereken konularda insanları hissizleştirmektedir.

 

 

[1] Madde aslında enerjinin bir şeklidir ve o yüzden enerjinin veya madde artı enerjinin korunumu prensibi daha geneldir. Ancak nükleer reaksiyonlar gibi madde-enerji dönüşümünün söz konusu olmadığı durumlarda madde ve enerjinin ayrı ayrı korunduğu fikri kolaylık sağlıyan geçerli bir yaklaşımdır.

[2] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 141

[3] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 141, http://www.nuriklimi.org.

[4] Said Nursi, Sözler, 16. Söz, Küçük bir Zeyl, s. 281, http://www.nuriklimi.org.

[5] Said Nursi, Sözler, 16. Söz, Küçük bir Zeyl, s. 282, http://www.nuriklimi.org.