YÖK ve ÜNİVERSİTELER! Haydi İş Başına!

Ülkemizde sanayicilerin araştırma geliştirme amacıyla üniversitelere müracaat etmemelerinin ana nedeni; ülkemizin “bilim politikasının” belirlenmemiş olması, belirlenmiş olsa bile üniversiteleri, hatta hükümeti bile “bağlamaması” yani hayata geçirilmesi için gerekli tedbirlerin alınmamış olmasıdır.

Hedef olmayınca, koruma ve teşvik bulunmayınca üniversite rastgele konularda araştırma yapmak zorunda kalmakta; sanayici de hangi sanayi dallarına yöneleceğini bilememektedir.

Ar-Ge’nin ve üniversite sanayi işbirliğinin oluşmamasının en büyük nedenini budur:

Ülke olarak bilim ve araştırma hedeflerinin belirlenmemiştir. Israrla uygulanan bir bilim politikası ve bir araştırma geliştirme siyaseti yoktur.

Şu halde dikkatleri bilim politikasına ve planlamaya çevirmeliyiz.
Bilim politikası ve hedef olmayınca üniversitelerde çok değerli buluşlar yapılsa da bu buluş ve gelişmeler üretime dönüşememektedir. Bunlar tezlerde kalmaktadır. Ya da yabancı dilde yapılan yayınlara dönüştürüldüğünden, bu sonuçlar ABD ve Avrupa’nın işine yaramaktadır. Yani üniversitelerimiz ABD ve Avrupa’nın bir “taşeronu” gibi çalıştırılmaktadır.

Üniversitelerde yüzlerce binlerce tezler araştırmalar yapılıyor ama bunlar genelde sinai, ekonomik ve kültürel hayatımız ve geleceğimizle alakalı değil. Düşünün ki 200 kadar üniversite ve on binlerce öğretim elemanı taşıyorsunuz ve onlardan istifade etmeyi bilmiyorsunuz.

Tabii Amerikan destekli 80 darbe anayasasının ürünü olan YÖK sistemi size üretken ve çalışan bir üniversite bahşedecek değildi. Acilen yerli ve milli kendi üniversite modelimizi hazırlamak zorundayız.

Artık, her öğretim üyesi her yıl belirli sayıda bilimsel ve fikri çalışma yapmak zorunda bırakılmalıdır. Araştırma yapmayan bilim adamına niçin çalışmadığı sorulmalıdır. Sanatçılar kabiliyetlerine göre mükafatlandırılmakta, sporcular da güzel oyunlarına göre değerlendirilmektedir.

Bilim adamlarına verilecek değer de topluma hizmeti, ürettiği projeler ve sorunlara bulduğu çözümler ve yaptığı yenilikler ölçüsünde olmalıdır.

Sadece bilimsel makale sayısı kriter ve esas olmaktan çıkarılmalıdır. Aksi halde o zaman şimdi olduğu gibi iş yayıncılık oyununa dönüşmekte; ucuz yayın yapma yolları öne çıkmaktadır. Ülkemiz bu şekilde gelişmiş Batı ülkelerinin taşeronu konumuna düşürülmektedir. Bu yayınları değerlendiren ise ülkemiz değil Batı ülkeleri olmaktadır.

Peki yeni YÖK nasıl olmalı?

Şekli ayrıntılardan uzak olmalı ve sade ve oldukça kısa (belki de 3-5 sayfadan ibaret) tutulmalıdır. Görev ve misyon tanımından öte şekli ayrıntılara yer vermemelidir. Halkın temsilcilerinin de yer aldığı bir yönetim sistemi oluşturulmalıdır. Ta ki üniversiteler halka yenilikleri ulaştırmada öncü konuma yükselsin ve üniversitelerin, tek tipleşmesinin ve birbirinin kopyası olmasının önüne geçilsin. Böylece her bir üniversitenin kendi özgünlükleri içinde gelişmelerinin yolu açılsın.

Şu soruyu hepimizin açık yüreklilikle sorması gerekir:

“Niçin üniversiteler kalkınmada ve rekabette motor görevi yapamamaktadır”?

Mevcut YÖK sistemi üniversitelerin özgürlüğünü, özerkliğini ortadan kaldırıyor. Bu yüzden kendisi ortadan kalkmalı. Ancak YÖK’ün kaldırılmasına en büyük direnci belki de YÖK’cüler verecektir. Mevcut statükoyu korumak istediklerinden, YÖK’ün kaldırılmasına şiddetle karşı çıkacaklardır muhtemelen. Bunun için yeni üniversite reformu kesinlikle YÖK dışında hazırlanmalıdır.

Şimdiye kadar birçok YÖK kanununu değiştirme teşebbüsleri oldu. Birçok YÖK çalışma komisyonlarında bulundum. 2003 yılındaki Hükümetin YÖK kanununu değiştirme komisyonu içinde yer almıştım. Hâlihazır YÖK sistemini iyi incelediğimizde karşımıza çıkan şudur: Üniversitelerdeki çalışkan ve üretken bilim adamlarının önünü kapatan bir yapı. Halka hizmetin, sınai, ekonomik ve kültürel hizmetleri esas almayan, hatta “yasak” koyan bir sistem olduğunu söyleyebiliriz.

Çünkü toplumsal hizmetlerle; öğrenciyle ve danışmanlıklarla uğraştığınızda başınız biraz daha derde girebilir.

Sadece tez ve yayın hazırlama uygulamasına ve neticelere baktığınızda bunu görebilirsiniz.
YÖK sisteminin kolay doktora, kolay doçentlik, kolay ve sulandırılmış profesörlük kriterleri

Bu yüzden bilimsel vasfa ve kapasiteye haiz olmayan insanlar kolaylıkla üniversitelerde görevlerini sürdürebiliyorlar. Özgün çalışma yapmayanlar, hatta sahasının literatürüne hâkim olmayanlar bile doçent olabilmektedir.Sonuç olarak, bilim temelli kalkınma ve dışa bağımlılığın azaltılması için dikkatlerin üniversitelere çevrilmesi lazımdır.

Üniversitelerdeki potansiyeli halka taşıyacak mekanizmalar nasıl kurulabilir?

Dikkatlerin üniversitelere çevrilmesi gerekiyor.

Şu can alıcı soruyu kendimize sormalıyız: Neden üniversitelerimizden kalkınma ve gelişme için hatırı sayılır bir fayda olmuyor? Üniversitelerimizde bilimsel potansiyel neden olduğu yerde kalmaktadır?

Hâlbuki üniversitelerin var oluş sebebi, toplumu yeniliklerle/buluşlarla buluşturmak değil mi? Peki hangi yanlış uygulamalarla bugün üniversiteler diploma fabrikaları haline dönüştürüldü?

Daha açık soralım. Üniversitelerdeki potansiyeli halka taşıyacak mekanizmalar niçin kurulamamaktadır?

Bilim politikası ve hedef konulamadığından, üniversitelerimiz, kendilerinin toplumun gelişimi ve sorunlarının çözümü için var olduğu gerçeğini unutmaktadır.

Ülkemizde bilim hedefleri (misyon ve vizyon) ortaya konulmadığından, ‘Dostlar alışverişte görsün’ kabilinden, doktora alınsın, doçent olunsun diye araştırma faaliyetleri yürütülmektedir. Üniversitelerde “bilimsel yayın” yapılınca ve özellikle atıflar indeksine (citiation index) giren yayın yapınca her şeyin hallolduğu havasına girilmektedir…

TV’lerdeki uzmanların bir kısmının “moral bozma timi” olmasına karşı sessiz kalmayalım.
Siz kimin uzmanısınız? Bu ülkeye mi, ABD ye mi çalışıyorsunuz?
Önce safınız belli olmalı.

Başta büyük şeytan ABD olmak üzere Batı’dan gelen her saldırıyı anlayabiliyoruz,

TV kanallarında “Dolar şu eşiği aşarsa bittik, euro şu seviyeye ulaşırsa tükendik, döviz şu sınırı geçtiğinde ülke diye bir şey kalmaz.” diye sürekli moral bozucu, direnç kırıcı, direniş baltalayıcı açıklamaları yapanlar kimin safındalar?

Bazı kanallarımız ABD’nin kanalı gibi çalışmaya son vermeli.

Moral çökertme timi olarak çalışan bazı ekonomi uzmanlarının, iktisatçı ve, işletmecilerin, iş adamlarının muhalif geçinen siyasilerin aslında dışarıdaki düşmanlarla işbirliği yapmış oldukları hatırlatılmalı.

Ülkemize karşı her türlü darbe türü denendi. Şimdi “ekonomik darbeler deneniyor…

Ülkemizi köşeye sıkıştırmak, itibarını sıfırlamak ve kendi çıkarları için tehlikeli gördükleri lideri devirip ülkemizi teslim almak için var gücüyle saldırıyor.

Anlamadığımız bir şey var;
Olan bitenler karşısında üniversitelerimizin suskun kalması.
AR-Ge ve İnovasyonla, yerli üretimle bilimle “kırılgan ekonomiyi” nasıl düzlüğe çıkarırız konusunda sessiz durulmasını,
üniversite reformunun gündeme getirilmemesini nasıl açıklayabiliriz?

Binlerce, onbinlerce bilim adamımız, araştırmacımız var.
Bunlar ülkenin problemlerinin çözümünde öncü olmayacaksa, kritik günlerde milli görevlerini yapmayacaksa, ne zaman yapacak?

Çağımızın en büyük gücü bilim. Ülkemizde bilimin gücü gösterilmeli.
Ülkemizin problemleri için var olan üniversitelerimizin yetkilileri
rektörler, dekanlar, araştırma enstitüsü müdürleri
Neden suskun? Çözümleri yok mu?

Eşinin bileziklerini satan vatandaşı, mutfak harcamalarından kıstığı üç beş doları bozduran teyzeyi, ülkemiz için tüm birikimini TL’ye çeviren Kuveytli, Lübnanlı, Katarlı, Somalili, Etiyopyalı vatandaşları görüyoruz.
Ancak herkesten önce davranması gereken, çözümde öncü olması beklenen bilim dünyamız ve Üniversite neden “sessiz”

Örneğin yerliye geçiş ve dışarıdan aldıklarımızı içeride üretmek için hangi seferberlikleri başlatıyoruz?

Bu konuda hangi üniversite hangi projenin öncüsü

-Üniversite bilim Dünyasını unutturulan görevini yapmaya, bilimin iktidarı için çalışmaya çağırıyoruz!

-Bilimsiz ekonominin yürümeyeceğini, medyaya anlatmaya çağırıyoruz

-Üniversite ve bilim dünyası sesini çıkartmalı, öne düşmeli, öncü olmalı

Döviz krizi Bilime dayanmayan ekonominin ne kadar kırılgan olduğunu bir kere daha gösterdi. Unutmayalım ki bilimsel yönteme sahip olan Batılılar, rüyalarında bile göremeyecekleri güce bilimle kavuştular.

Bu güç hem tabiat kanunlarını anlamak ve hem az gelişmiş toplumları sömürmek için bir silah olarak kullanıldı.
18. yüzyılda ticari emperyalizmin acımasız saldırısıyla karşı karşıya kalan Müslüman toplumlar, savunmasız yakalanmıştı.
Müslüman dünyasının tamamı sömürgeleştirildi.
Bir zamanlar fethedenler, bozguna uğradı. Aşağılandı.
Kendilerine olan güvenleri kayboldu. Batı mükemmel bir organizasyondu.
Her şeyi planlı gidiyordu. Modern silahları ona moral üstünlük sağlarken telgraf, buharlı gemi, ucuza mal ettiği sanayi ürünleri, satış ve pazarlama yöntemleri, gücüne güç katıyor, karşısındakileri iyice küçümsemesini sağlıyordu.
Savaş meydanlarında ölümüne saldıran Müslümanlar netice alamıyor, her seferinde hüsrana uğruyordu.

Batı’nın bilim ve teknolojideki üstünlüğü Müslümanları sömürge valilerinin insafına bıraktı.
Siyasi yelpazenin farklı taraflarında yer alan Müslüman ülke hükümetleri, laik, milliyetçi, İslâmcı, liberal, sosyalist… Batıda yazılan senaryolara göre alaşağı edildi.

İran’da 1959 Musaddık olayı, Türkiye’de 1960 ihtilali ve Menderes’in idamı, 1971-1980 darbeleri, Pakistan’da Zülfikar Ali Butto’nun 1977’de devrilmesi, 1979’da idamı, Irak lideri Saddam Hüseyin’in 2003’de devrilmesi ve 2006’da idamı.

Libya lideri Kaddafi’nin 2011’de devrilmesi ve linç edilerek öldürtülmesi, Mısır’da Cumhurbaşkanı Mursi’nin 2013’de devrilip tutuklanması devam edip gidiyor.

Müslüman ülkelerin liderleri, kendilerini aşağılayanların Bilim ve teknolojiden aldıkları güce dayandıklarını gördükleri halde bilime sarılıp “en az senin kadar güçlü olacağım” kararını veremiyorlar.

Bazıları halâ yeraltındaki madenlerinden söz edebilmekte, petrol, doğalgaz gelirlerine güvenebilmekte, karşılarındaki istemediği zaman bunların bir değer ifade etmeyeceğini bildikleri halde tutumlarını sürdürmektedirler.

Bilim ve bilime akılcı yaklaşım, İslâm kültürüne yabancı değil. Hatta gereği. Ama günümüzde doğru müslümanlığı anlama ve doğru müslüman olma sorunu var.

Lütfen karşılaştığımız yetkililere sakin bir üslupla şu talebi iletelim:
Bilime ve Ar-Ge’ye dayalı ekonomiye geçiş yapalım.
Dışarıda aldıklarımızı içeride üretelim. Yerliyi korumak ve geliştirmek için tedbirler alalım. “ÜNİVERSİTE VE BİLİM KANUNUNU BİR AN ÖNCE ÇIKARALIM!”

Daha çok tişört, gömlek, biber satarak bundan ileriye gidemeyiz. Kaldı ki; bu plansız tarım politikası ile saman ve et ithal etmek zorunda kalırız.

Bilime dayalı ekonomiye geçiş için siyasilerimizden start vermeli. Bu yönde gayret görmek istiyoruz.

Yetkililer çevrelerini değiştirmeli
Artık bilimden anlayanları çevresine almalı. Bu konuda hassasiyet göstermeli.
Mesela bir bilgisayar üretmek…
İşletim sistemini oluşturmak. Çip üretebiliriz. 80 milyonluk bir pazar Türkiye.
Aslında büyük bir problem değil. Ama nedense bu noktadaki girişimler zaman içerisinde unutulup kalıyor. Ya da itibarsızlaştırılıyor.
Peki kim nasıl önlüyor bunu?

ASELSAN tarafından üretilen cep telefonları. Kendi döneminde dünya ile yarışabilecek haldeyken devlet eliyle tanıtımı yapılmadı.
Kamu personelinin bu cihazları kullanması zorunlu hale getirilmedi. Her yıl model geliştirerek yaygınlaştırılabilirdi. Sanki gizli bir el önledi.

Evet Çin’in ürettiği markalar hep bu şekilde gelişti.
Son 10 yılda yabancı telefon markaları için 23 milyar dolar parayı yurtdışına ödedik.
Bunu kimse umursamıyor.
Konuyu dile getirdiğiniz zaman ithalatçı firmalar rahatsız oluyor.

Yerli otomobil konusunda bunca istek ve destek varken bir türlü gerekli adımlar atılamadı.

Türkiye kendi ilaçlarını da üretmiyor farkındaysanız. Kanserden tansiyona Şeker’den kalp ve böbrek ilaçlarına kadar tamamının etkin maddeleri yurtdışından getiriliyor.
Mesela temizlik maddesi Bor ürünü Etimatik için de durum öyle. Bu ürüne sahip çıkamıyoruz.

Bunun gibi onlarca ayrı sektörü saymak mümkün.
Yapabileceklerimiz, imkanımız, insan kaynağımız potansiyelimiz ve paramız var. Yağ, un, şeker…
Ne yok? Kim engelliyor?
Cevabını bulmak zorundayız.