Tepkisel Eğitimin Anatomisi

Osman Çakmak

İdeolojik, zihinsel, kültürel ya da ‘ben böyle düşünüyorum’ kutuplaşmalarlarının perde arkasında ne bulunuyor? Bundan  kurtulmanın bir formülü var mı?

Bu söyleşide bizi zihinsel ve ideolojik şartlanmaların girdabında boğan  olgunun temeline  iniyoruz. Sorunların kaynağın indiğimizde gördüğümüz şu:  Okul ve eğitim “tepkisel öğrenme yöntemini” esas aldığından bizi şartlandırıyor. Hayvanlara davranış kazandırmada  uygulanan eğitim metodunun benzeri okullarda hükmediyor. Fıtrat gerçeklerine aykırı ve bir eğitim metodu ve bir insan hakkı ihlali aynı zamanda.

Nasıl yani, okullar ve eğitim bizi şartlandırıyor mu? Hayvanlara davranış kazandırmada uygulanan yöntemi insanlara reva gören bir eğitimden sürecine mi tabiyiz?  

Eğitimin en ilkel biçimi hayvan eğitimi uygulamalı psikoloji ve şartlanmadan başka bir şey değildir. İnsan zihni de şartlanmaya açıktır. İnsanın zihni fonksiyonları henüz gelişmediği bebeklik döneminde daha ziyade şartlanmaya dayalı (reflekse dayalı)öğrenme ile gelişmeye başlar. Çocuk dünyaya geldiğinde temel ihtiyaçlarını (emme, tutma) ihtiyari olarak değil, refleksif olarak yerine getiriyor. Sonra insiyaki hareketler. Sonra otomatik hale gelmiş itiyatlar (alışkanlıklar) sonra telkinli hareketler ve nihayet iradi şuurlu hareketler.  

Tüm bu hareket (davranış) çeşitleri bir çekirdeğin etrafına sarılır gibi, reflekse dayalı hareketlerin etrafına çocuk büyüdükçe sarılıyor. Tüm bunların hedefi, insanın hareketlerini iradi ve şuurlu bir noktaya taşımak olmalıdır. Şuurlu çabalar veya deneyimlerle edindiğimizi bilgi ve becerileri şartlanmayla pekiştiririz. 

Doğruları/bilgileri  aktarmaya dayalı   sınav odaklı bu  eğitim metodu, aslında  hayvanları eğitimde kullanılan metotla aynı.  Benimsetme ve şartlanma kültürü de diyoruz bu metoda.

Hiç düşündük mü acaba temel karakteristiği soru sormayan, verileni yenileyen, sınavlarda başarılı olmaya odaklayan bir eğitimin temeli nedir ve  hangi ürünleri oluşturacaktır? 

Ben sorayım bu soruyu. Hangi ürünleri oluşturacaktır?

Hastalığı tanımanın en iyi bir yolu tezahürlerine ve  yansımalarına bakmaktır. Ülkemizdeki kutuplaşmanın kaynağı da, bizi bize dövdüren de bu eğitim sistemidir.  İnsanımız kolayca senden yana ve bana karşı kesimler haline bölünebiliyor, keskin mi keskin karşı gruplar olarak karşı kamplara ayrılabiliyorsa altında yatan temel bir neden bulunmalıdır. İnsanımızın sınırlı kavramlara ait değer yargılarının kurbanı haline geliyor ve hayatı ve olayları at gözlüğü ile (neredeyse açısız) seyretmeye başlamışsa, sürekli şikâyet konusu olan bu olgunun araştırılması gereken öncelikli bir konu olduğu kanaatindeyim. 

Öteki’ne saygı duyan, kendi ideolojisi dışındaki düşünceleri yok saymayan, dahası kendisinden farklı düşünenlere hayat hakkı tanıyan,  kutuplaşmaların olmadığı, iki farklı ideolojiyi temsil eden grupların birbirlerine  saldırmalarının olmadığı   bir ülke hayal ediyoruz hepimiz.

İdeolojileri bir kenara bıraksak bile; bizden farklı giyim tarzı olanlara, komşumuzun dinlediği müziğe kısacası birbirimizin yaşama biçimlerine   ne kadar tahammül ediyoruz?

Gayet açıktır ki insanın düşünce sistemi alınan eğitimin bir sonucu olarak teşekkül eder. Eğer eğitim yanlış varsayımlar üzerine kurulmuşsa elbette ki hayatı doğru yaşamamız mümkün olmayacaktır. Eğitim yaratılışa, beyin ve öğrenme gerçeklerine ters bir durum sergiliyorsa eğitimden amaçlananlar oluşmayacaktır. 

Peki nedir insan fıtratına ters giden?

 Doğru ve fıtrata uygun eğitim,   doğru eğitimde  birbiriyle anlamlı ilişkileri üzerinde düşünebilme, anlamlı ilişkilerden bir sonuca varabilme ve bütünü kavrayabilme ve düşünme yeteneğine hitap etmek esastır.  Halbuki eğitim sistemimiz ise tekrara dayalı, sorgulama-araştırma yapmaya hatta düşünmeye imkan ve fırsat verilmez. Doğrudan  bilgi yükleme üzerine kurulu.  Zihni fonksiyonlarlar düşük seviyede kalmaktadır.

İnsanlar bir öğrenme programı ile dünyaya gönderiliyorlar. İnsanlara  iki enerji ve güç verilmiştir:  Öğrenme gücü/ihtiyacı ve merak. Bu iki duygu öğrenme sürecinin aktörü haline gelmiyor, meraksız ve talepsiz bir sürece dönüşmüşse  süreç  bir “şartlı öğrenme” den ibarettir.

Ülkemizde galiban uygulanan eğitim metodu, hayvanlara davranış kazandırmak için   uygulanan eğitim metodu ile aynı diyorsunuz.  Bunu nasıl açıklarsınız?

Pavlov’a göre hayvanların öğrenmesi uyaranların ilişkilendirilmesine  dayanır. Düşüncelerin ilişkilendirilmesine dayalı olarak insanları da şartlandırabiliyorsunuz.     Sadece hayvan beyni değil, daha geniş bir çerçevede insan beyni şartlanmaya açık bulunmaktadır. Sebep-sonuç ilişkileri sorgulanmadan, hatta fark edilmeden kurulmuşsa o zaman şartlı öğrenmenin içindeyiz demektir.

Malum hikaye, Nasrettin hoca, Timur’un açtığı yarışma üzerine eşeğe okumayı öğretmeye koyulur… Kitap sayfaları arasına arpa taneleri yerleştirir. Merkep, sayfalar arasındaki taneleri buldukça keyifle kafasını sallar ve sıra ile sayfaları açmaya devam eder. Böylece eşek kitap sayfalarını açmayı öğrenir…

Klasik şartlı öğrenmede, önce uyaran vardır ve organizma ona tepki gösterir. Önce tepki yapılır ve sonra tepkinin doğurduğu uyarıcı gelir. Pavlov’a göre hayvanların öğrenmesi düşüncelerin ilişkilendirilmesi değil, uyaranların ilişkilendirilmesine dayanır. Rescola ve Wagner bu model üzerindeki çalışmalarında klasik şartlanmanın tek başına şartlı ve şartsız uyaranın birlikteliği ve tekrarlanması sonucu oluşmayacağını ileri sürmüşlerdir. Beyin, çevredeki birbiriyle bağlantılı ya da ilişkili olayları seçer ve belirler

Diğer bir önemli ilişkilendirilmiş öğrenme örneği ise Operan şartlı öğrenmedir. Bu öğrenme biçimine deneme yanılma yöntemi de denmektedir. Klasik şartlanma iki uyarı arasındaki bağlantıyı ihtiva ederken, Operan Şartlanma bir uyarı ile canlının bu uyarıya karşı oluşturduğu davranışı içerir. Skinner’in incelediği Operan modelinde bir kafes içine konan sıçan, bir ışık karşısında bir düğmeye basarak yiyeceğe ulaşacağını öğrenir. Başlangıçta yiyeceğe nasıl ulaşacağını bilemeyen sıçan, birbirinden farklı davranışlar sergiler ve önünde duran düğmeye rastgele basarak yemeğe ulaşır. Bu davranışını birkaç kez tekrarlayıp aynı sonuca ulaşan sıçan, ışık yandığında düğmeye basar ve yiyeceğini alır.

“Şartlanmanın klasik örneği, Pavlov’un herkesçe bilinen deneyidir. Bir köpeğe her yemek verilişinde ışık yakılırsa bir süre sonra köpek ışık ve yemeği özdeştirir. Yani, yemeğin gelmesini ışığın yanmasına bağlar. Şartlanma kavramlar arasında ilişki kurmaya dayanır.

Şartlı ve operan öğrenmede öğrenilmiş bilginin kullanılması, analiz edilmesi, içselleştirilmesi sınırlı demek istiyorsunuz… 

Evet. Farklı gibi görünen klasik ve operan şartlanmada esasen temel kurallar aynıdır. Ödüllendirme ve kaçınma mekanizmaları gelişen davranışı belirlemektedir ve her iki şartlanma biçiminde de aynı sinir sistemi mekanizmaları yer alır. İlişkilendirilmiş öğrenme biçimleriyle canlılar birbiriyle ilişkili ve ilişkisiz olayları birbirinden ayırt ediyor ve çevrede olanların nedensel bağlantılarını tesbit ediyor. Hangi uyarıların önemli olduğu, dikkate alınması gerektiği için ya daha önceden sinir sisteminde programlanmış doğru bilgi ya da sonradan öğrenme gerekmektedir.

Okullarımızda ve özellikle   kurslarda, adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılır.

‘Şartlı öğrenme’den kastettiğiniz nedir? 

Öğrenme sadece insanlarda değil, diğer canlıların da hayatlarını sürdürmeleri için sınırlı da olsa kullandıkları bir beceridir. Rabbimiz her canlı türüne öğrenme konusunda harikulade yetenekler vermiştir.  Hayvanlar, tekrar, ceza, ödül gibi metotlarla öğreticilerin arzuladıkları davranışları göstermeye başlarlar.  Nasrettin hocanın uyguladığı gibi, merkep kitap sayfalarını açabilir ama içinde yazılı manaları kavrayamaz. Akıl ve muhakeme yürütmeden (zihni fonksiyonları bir kenara bırakarak)  öğrenmenin esası şartlı öğrenmedir.  Nedir sorusuna karşılık gelen son -dır ve dir ile biten tanımlamalar, yani Bu    ‘şey’lerin adlarını tekrarlamadan ibaret kalan bir eğitim tarzı. Papağan da bilgiyi hafızasına alabilir,   ancak öğrendiğini idrak edemez ve onu kullanamaz.

Beyin, çevredeki birbiriyle bağlantılı ya da ilişkili olayları seçer.    İlişkilendirilmiş öğrenme biçimleriyle canlılar   ilişkili ve ilişkisiz olayları birbirinden ayırt ediyor ve çevrede olanların nedensel bağlantılarını tesbit ediyor. Hangi uyarıların önemli olduğu, dikkate alınması gerektiği için ya daha önceden sinir sisteminde programlanmış doğru bilgi ya da sonradan öğrenme gerekmektedir.

Her bilginin modası geçiyor. Modası geçmeyen bir şey varsa o da “öğrenmeyi öğrenmedir” Düşünün ki siz bir öğrenme mekanizması ile donatıldığınızı bilmiyorsunuz, beynin nasıl öğrendiğinin farkında değilsiniz, bilgi ve eğitimin ne anlama geldiğinin şuuruna varmamışsınız ve kendinizi tanımıyorsanız beyin boş bir kutu, eğitimi bu boş kutuya habire bilgi yığma olarak zannetmeye başlarsınız. İşte şartlanma süreci böylece başlıyor. Bizim okullarımız bu yüzden bir şartlanma merkezi haline geliyor.

Önceki soruların bir tekrarı olacak ama,  neden ve nasıl şartlandığımız konusunu bir kez daha açıklar mısınız?

Öğrenci bazen zorlanarak bazen motive edilerek öğrenmek istenilenleri hafızasına depolamaya yönlendirilir. Tekerlemeler yoluyla hatırlayarak belleme, anahtar sözcüklerin bellenip onların çağrışımlarıyla bütünün bellenmesi, benzerlerin bellenmesi (örneğin fen derslerinde sıkça başvurulan örnek problem çözümü) yoluyla bütünün bellenmesi gibi belleme türlerinin hepsi, aslında beynin şartlanmaya açıklığından yararlanır. 

Eğitim diye yaptıklarımızı şu şekilde özetleyebiliriz: Her ne öğretiliyor ise birer “mutlak doğru” olarak öğretiliyor, çocuk ve gençlerimiz, doğruların tek ve sadece kendilerine belletilenlerden ibaret olduğu yolunda bir “şartlandırılmaya” tabi tutuluyor. 

İlgilendiği şeyleri sorgulayan ve sorgusunu o şeyin özüne ermeden sonlandırmayan “çocuk aklı”nın merakı şu veya bu nedenle engelleriz sürekli. Dolayısıyla çocuğun dehasını daha işin başında öldürerek şartlanmanın zeminin oluştururuz. 

 Mevcut eğitim yapısını daha da irdeleyerek şartlanmanın boyut ve şeklini  daha iyi görebiliyoruz.  Konunun biraz daha açılması adına soruyorum. Peki okulu şartlanma merkezleri haline getiren farkına varmadığımız hangi uygulama  tarzlarıdır?

 Bir takım gerçekler ve ‘şey’lerin adının öğretildiği sonra da kendi geliştirdiğimiz testlerle, yüklenilen bilginin ne kadarını aldıklarını değerlendirilip ölçüldüğü bu yetiştirilme tarzının esası şartlı refleks stratejisidir. Örneğin okullarımızda ve özellikle hazırlık kurslarında, adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılması bunlardan birisidir. Çünkü şartlandırma olaylar ya da şeyler arasında ilişki kurmaya dayanır.

Sınavlar ve işlenen dersler boyunca, öğretilenler eksiksiz geri istenir. Öğrenci ne kadar aktarılanı geri verirse o kadar becerikli ve başarılıdır. Yani başarı kriteri bu olur. Öğrenci bu durumda “ne söyleniyorsa onu yap, icat çıkarma…! ve “Sorma, düşünme, itaat et!” gibi anlayışları benimsemeye başlar. Söylediklerimiz değil, davranışlarımız daha etkili olduğunu düşünürsek, örneğin sınavlarda uygulanan gözetim sisteminin oluşturduğu “kalıcı etkiye” bakalım. Öğrenciler “güvenilmez” oldukları yolunda şartlandırılmaktadır. Hatta tek tip giyim, boy sırası ve hep bir ağızdan şarkı ve marş söyleme gibi uygulamalarla tek tipçi anlayış beslenmekte ve farklılığın kötü olduğu  telkin edilmektedir. Bu telkinlerin ne kadar etkili ve kalıcı olduğunu tepkisel davranışlarımız ve oluşan tabular göstermektedir.

Şartlanma yolu ile öğrendiklerimizi sorgulamamız mümkün değildir. Zihnimiz şekillenmiş daha doğrusu formatlanmıştır. Sonuçta mevcut bilgilerimizin yanlışlığına veya değişmesi gerektiğine inanmak güç hatta imkânsız hale gelmektedir. Kısacası mümkün olduğunca davranışlarımızın şuurunda olmazsak, yani öğrenme süreci ezbere-taklide, tekrara dayanıyorsa öğrendiklerimizi şartlanma yoluyla elde etmeye başlamış demektir. 

Hemen herkes eğitimde bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında. Ancak, problemin kaynağı konusunda  kafa karışıklığı hükmediyor. Problemin kökü ve aslı yerine yansımaları ve dalları ile uğraşıyoruz. Bu yüzden de problemlere çözüm yolu bulamıyoruz. Öyle değil mi?  Yapmamız gereken nedir? Çözüme başlamadan önce neyin farkında olmalıyız?   

Eğitim ve bilgi tanım olarak basit görünse de çok karmaşık ve çok boyutlu olgulardır.   Bilginin dört seviyesi olduğu kabul edilir genelde. Bilginin birinci ve en basit düzeyi bilgilenme ya da malumat düzeyidir. Bu düzeydeki bilgi genelde “nedir” sorusunun cevabıdır. Bir şeyin ne olduğunu açıklamaktan ibarettir. Muhakeme, akıl yürütme gerekli değildir. Tek bir cevapla da sonuca ulaşabiliriz. İşte yanılgı bu noktada başlıyor. Bilgiyi dördüncü seviyeye çıkarmayı bilmiyorsak, bilgi aktarmayı eğitim zannediyorsak, şartlanmanın tuzağına düşmüş oluyoruz. Onun için öğretmenlik     zor zanaat..

Halbuki bilginin bilimsel bilgi yada gerçek bilgi halini alması için   2.,  3. ve  4. basamakları geçmesi icap eder. Bilginin ikinci düzeyi anlama düzeyidir ve niçin sorusunun cevabıdır büyük ölçüde. Niçin sorusunun cevabı tek değildir genelde. Dolayısıyla nedeni sorgulanarak öğrenim ortamı sağlanmazsa,  öğrenci tek doğrulu bakış açısına sahip olmaktan kurtulamaz. Yani şartlanmanın tuzağına düşer.  Bununla birlikte ‘niçin’ sorusunun cevabı ile elde edilenler ‘nedir’ sorusunun karşılığı olan ‘malumata’ göre daha üst düzeyde olsa da, yine de ‘gerçek bilgi’ değildir. Çünkü hâlâ ‘tepki’ vermeye yöneliktir.

Bilgiyi kullanabilme seviyesine nasıl çıkıyoruz? Ülkemizde  sanırım eğitimin birinci problemi öğrenci yığınla bilgi ediniliyor ama onu kullanmayı bilmemesi. 

‘Beceri düzeyi’ne çıktığımızda asıl bilgiye ulaşırız. ‘Beceri’, bilmenin üçüncü seviyesini, yani ‘yapabilmeyi’ temsil eder ve ‘nasıl’ sorusuna karşılık gelir. İlk iki düzey (malumat düzeyi ve anlama düzeyi) daha kısa sürede ve birisini dinlemek veya kitap okumak gibi pasif bir katılımla kazanılabilir. Öte yandan ‘yapabiliyor’, yani bilgiyi kullanıyor olabilmek için, uygulama da içeren uzun vadeli ve sürekli bir çaba içine girmemiz gerekir. Bilginin son bir düzeyi daha vardır. Yansıtma düzeyi…. İcat etme ve üretme bu seviyeye ulaşmakla elde edilebilir.

Açıklamalarınız eğitim yapımızın tepkisel öğrenme ile sınırlı yani malumat düzeyinde kaldığı sonucuna götürüyor. 

Evet. Örneğin okullarımızda  özellikle test odaklı eğitimde   adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılır. Eğitim adına yapılan şudur aslında: Bir takım gerçekler ve ‘şey’lerin adı öğretiliyor. Sonra da kendi geliştirdiğimiz testlerle, yüklenilen bilginin ne kadarını aldıklarını değerlendirilip ölçüyoruz. Bu yetiştirilme tarzını tahlil ettiğimizde şartlı refleks stratejisinin ağırlık kazandığını görmek zor olmasa gerek. Öğrenci bazen zorlanarak bazen motive edilerek öğrenmek istenilenleri bellemeye yönlendirilir. Tekerlemeler yoluyla hatırlayarak belleme, anahtar sözcüklerin bellenip onların çağrışımlarıyla bütünün bellenmesi, benzerlerin bellenmesi yoluyla bütünün bellenmesi gibi belleme türlerinin hepsi, beynin şartlandırmaya açıklığından yararlanır.

Bilginin ikinci düzeyine  basitce “niçin” sorusunun cevabı ile ulaşıldığını belirttiniz. Bu aynı zamanda “sorgulama-tahkik” düzeyini ifade ediyor dediniz.  Sadece okulda değil ailede de sorgulama anlayışının olmamasının kaynağı bu eğitim ve okul sistemi mi değil mi?  

Elbette. İnsanın zihin yapısı aldığı eğitim yapısının sonucu teşekkül etmektedir. Anne veya babasının her söylediğinin niçin öyle olduğunu, davranışlarını sorgulayan ve merak eden bir çocuğa dayanmak, çoğu aile için zor görünebilir. Tırnakları kesilmiş bir ev kedisi gibi merakı ve şüphesi bastırılmış bir çocukla yaşamak daha kolaydır çünkü… Hele, bunun üzerine biraz da itaat-saygı kaymağı sürülürse istenen ideal çocuk tipi karşınızdadır. Çocuklara, doğal öğrenme eğilimlerine (örneğin oyun) aykırı ve baskıcı, aşırı zorlamaya dayalı yöntemlerle, ardışık tekrarlatmalar yoluyla belleğe nakşetmek şeklindeki eğitim onların zihnini köleleştirmeden öte bir işe yaramamaktadır.

Tepkisel öğrenme ön yargılı peşin hükümlü insanlar yetiştirmenin yolu olmaktadır. Soru sormayan, yalnızca itaat eden, yani çizmesinin boyun aşmayan tek tip insan yetiştirmenin yolu… Şuuru adeta iğdiş edilmiş ve zihinsel olarak özürlü toplum yetiştirmenin de yolu da böyle bir eğitimden geçer. Düşünce ve muhakemelerin köreltildiği bu ortamda insanların neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaları mümkün olamıyor.

Şartlandırma: En ilkel öğrenme biçimi! Hayvanlara bir davranış kazandırmada kullanılan metot! Peki, nasıl olmuştu da hayvanlara davranış kazandırma yöntemi ülkemizde temel öğrenme metodu haline gelmiş ve eğitimde başköşeye oturmuş bulunuyor?

“Bilgili insan” yetiştirmek ve sınavlara hazırlanmak eğitimde hedef haline gelince bilginin kullanılması ve üretilmesi önemsenmeyince, yeni alternatif bakış açıları talep edilmeyince “tek doğru budur” mantığı ister istemez hâkim hale gelmektedir. “Doğruları/bilgileri öğretme” üzerine bina edilen eğitim yapısı insanımızın gözüne birer at gözlüğü takmaktadır. 

Bir kere daha dikkatleri bu noktaya çekelim ki, çocuklara öğretilenler, sorgulanmaya, düzeltilmeye ve derinleştirilmeye açık birer ‘bilgi’ olarak değil de adeta iman edilmesi gereken iláhî hakikatler sunulursa ortaya şartlandırmadan başka bir şey değildir. Bilginin bu şekilde tekrarlanması ve önemsenmesi onu kutsallaştırmaktadır. Konunun bir başka boyutu ise, bilginin öne çıkarılmasıyla beceri boyutu göz ardı edilmektedir. Beceri ve uygulama boyutunun ihmal edilmesi ile öğrenci okulunu bitirdiği halde gerçek hayatı ve mesleğini öğrenememektedir. 

Bir kere daha vurgularsak ülkemizde eğitimi “anlama ve kavrama” sürecinden çıkarıp (ya da düşük seviyede tutarak) ama tekrarı ve  bilgi yüklemeyi esas haline getirmekle “şartlı öğrenme” metodunu ikame etmiş oluyoruz.  

Tekrar ana probleme dönersek, şartlanmamızın sebebi nedir?   

Bu eğitim sürecinde kişiye ulaşan bilgiler akıl yoluyla irdelenmeden mutlak doğrular olarak kabul  edilmesi. Bilginin organik yapısı ve sürekli gelişen bir ağaç olduğunun farkına varamıyoruz maalesef. Kurbağanın sindirim sisteminin kesiti, dağların yüksekliği, nehirlerin uzunluğu, Mohaç meydan savaşında kaç kişinin öldüğü, bileşik kesrin sol yanındaki sayının adı, pi sayısının değerini öğretmenin kime ne faydası var ki?

Sadece kendisinin bildiklerini doğru zanneden, alternatif doğrulara kapalı, başka düşünce ve hayat tarzlarına hayat hakkı tanımak istemeyen fert tiplerinin şartlı öğrenme modelinin ürünü olduğunu daha iyi anlıyoruz şimdi. Bu ortamın hakimleri kimler olacaktır?

Böyle bir ortamın hakimlerine gelince bunlar “uzlaşmaya kapalı” fanatik tipler olacaktır. İşin ilginç bir durumu bu tiplerde dayatmacı yapısı “iyi eğitim” almış alsalar da azalmıyor, bilakis artıyor. Direksiyonu kilitlenmiş bir araç nasıl ki yolun bazı yerlerinde doğru gidiyormuş gibi görünürse, öğrenme ile merakı sönmüş, doğruların tekliğine inanmış bir kişi de sürekli olarak kendi gibi düşünmeyenlerle çatışmak durumunda kalır. Bunu kendi ideolojisi adına hatta çağdaşlık adına da yapabilir

Ülkemizde sorgulanması yasak, etrafı tabularla çevrili bir takım konuların bulunması da böyle bir zihniyetin ürünüdür. Halbuki bilimin temelini sorgulama teşkil eder. İnsan aklına ve bilime güvenin olmadığı yerde tabular hükmetmeye başlar.

Yani öğrenebilmemiz için doğru yaptıklarımızın bile mutlaka “neden doğru” olduklarını bilmek zorundayız… 

İnsanı robottan ve hayvandan ayıran en önemli özellik yaptıklarının anlam ve hikmetini bilmesi. Öyle değil mi?  Eğer bildiğimiz her şeyi mümkün olduğunca bilinç düzeyine çıkaramıyorsak yani “açıklayabiliyor” değilsek şartlanmanın tuzağına düşmüşüz demektir. Bu yüzden her öğrendiğimiz neyi niçin öğrendiğimizi hayattaki karşılığını ve ne işe yaradığını öğrenmek zorundayız.

Tepkisel öğrenmeye “batıl öğrenme” de denir. Çünkü aldığımız sonuçları yanlış sebeplere bağladığımız ve bunun farkında olmadığımız için sadece bizi destekleyen delilleri arar, hatta onları üretir, ama düşüncelerimizle çelişenleri, farklı olanları göremeyiz.

Şartlı öğrenme her zaman zararlı mıdır? 

Eğitimin en ilkel biçimi hayvan eğitimi uygulamalı psikoloji ve şartlanmadan başka bir şey değildir. İnsanın zihni fonksiyonları henüz gelişmediği bebeklik döneminde daha ziyade şartlanmaya dayalı (reflekse dayalı)öğrenme ile gelişmeye başlar. Çocuk dünyaya geldiğinde temel ihtiyaçlarını (emme, tutma) ihtiyari olarak değil, refleksif olarak yerine getiriyor. Sonra insiyaki hareketler. Sonra otomatik hale gelmiş itiyatlar (alışkanlıklar) sonra telkinli hareketler ve nihayet iradi şuurlu hareketler. 

Tüm bu hareket (davranış) çeşitleri bir çekirdeğin etrafına sarılır gibi, reflekse dayalı hareketlerin etrafına çocuk büyüdükçe sarılıyor. Tüm bunların hedefi, insanın hareketlerini iradi ve şuurlu bir noktaya taşımak olmalıdır. Şuurlu çabalar veya deneyimlerle edindiğimizi bilgi ve becerileri şartlanmayla pekiştiririz. 

Şartlı öğrenmeye dayanan batıl öğrenmenin diğer öğrenme çabalarımıza birçok zararları vardır. Genel olarak yanlış bildiğimiz bir şeyin doğrusunu öğrenmek, hiç bilmediğimiz bir şeyi öğrenmekten daha zor gelir. Çünkü yeni bir bilgiyi öğrenebilmemiz için öncelikle eskisinden kurtulmamız, bunun için ise eski bilgilerimizi sorgulayabilmemiz gerekir. Oysa şartlanmayla elde ettiğimiz bilgileri aradan uzun süre geçmişse sorgulayamayız. Çünkü artık zihnimiz şekillenmiştir. Bu yüzden şartlanmayla edindiğimizi bilgilerin yanlışlığına veya değişmesi gerektiğine inandırılmamız zordur. Sonuçta birçok amaçlanmayan yan ürünler oluşur. Örneğin ön yargılarla hareket eden düşünmeden hareket eden davranışlar ortaya çıkmaya başlar.

Şartlı öğrenmenin faydalı olduğu yerler de vardır. Başlangıçta şuuruna vararak öğrendiğimiz davranışları zamanla tekrarlayarak pekiştiririz.  Örneğin başlangıçta şoförlüğü nazari öğrensek de sürekli kullandıkça davranış haline getirebiliriz. Mümkün olduğunca davranışlarımızın şuurunda olmalıyız. Başlangıçta şuuruna vardığımız ve doğru davranış, tutum ve bilgilerin tekrarlaya tekrarlaya tepkisel hale gelmesinde zarar yoktur.

Hangi görüş ve eğilimden olursa olsun doğrularını başkaları ile tartışmayan doğrularını sorgulamayan insanlar ülkemiz için insanlık için tehdidin en büyük parçası olduğunu  geçmişte bir çok tecrübelerle yaşadık. Bu tehdidi doğuranın ise “şartlı öğrenme” metodu  olduğunu bu açıklamalarınız ışığında daha iyi anlıyoruz.  O halde en büyük  düşmanımızı iyi bellemek durumundayız. Okulların ve eğitimin içini bitiren  hadise bu olduğuna göre çözüm olarak işe nereden başlayacağız? Nasıl bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var? 

Güzel ifade ettiniz. Hangi ideoloji olursa olsun insanın korkacağı bir kesim varsa o da doğrularını sorgulamayan, doğrularını tartışmayan insanlardır… Bir konuda birden fazla “doğru” olabileceği ve bir “doğruya” birden fazla yol ile ulaşılabileceği bir mantık sistemidir ve bir düşünme biçimidir. Doğrunun değişebilirliği esas aldığımız tabana göredir, bir doğru başka bir düzlemde yanlış olabilmektedir.

Çoğu doğrular onları çevreleyen şartlara bağlı oldukları, o şartların varlığından sürekli olarak kuşku duyulması gerektiği bir eğitim felsefesidir ve sorgulama ve kuşku duyan, bilimsel düşünceye götüren insan yetiştirmenin temel anlayışıdır. Eğitimle ferde kazandırılması gereken öncelikli özelliktir bu.

Okullar ve eğitim her şeyden önce nasıl bir anlayışa kavuşacak?

Tüm öğrenim sürecinde öğrencinin şöyle bir anlayışa kavuşması istenmeli ve bu anlayış eğitimin ruhu haline getirilebilmelidir : “Şu anda dile getirdiklerim, sahip olduğum bilgiler mevcutla sınırlıdır, bunları zenginleştirmek için çaba içindeyim; dile getirdiklerimin geçerlilik alanını şartlarla genişletebilmek için katkıya ihtiyaç var.”

Bu anlayışa kavuşan öğrenci her zaman kendini geliştirme şansı bulacak ve meraka dayalı bir kuşku ortaya çıktığından bildiklerine her zaman güvenmeyecek kendini sürekli geliştirme yenileme ve geliştirme şansı bulacaktır. Bu tarz eğitim sonucunda öğrencide çok doğrululuk, zıtlıkların aynı anda var olabilmesi gibi ilkelere dayalı bir düşünme biçimi hakim olacaktır. Bunun neticesinde insan hakları, demokrasi ve toplum kesimleri arasındaki uzlaşma ve akılcılık gibi değerler  yerleşmeye başlayacaktır. Dahası, “senden yana ve bana karşı” şeklinde ortaya çıkan kamplaşma ve zıtlaşmalar son bulacaktır.

Her ne kadar öğrencilerdeki genel inanç, sosyal bilimlerin  tekrara dayalı öğrenmeye çok yatkın olduğu yönünde olsa da tekrara dayalı öğrenmenin de en yoğun olduğu alan fen ve uygulamalı bilimlerde yapıldığını görüyoruz. Orada aynı kategoriye ait problemler defalarca çözülerek artık o gruptan başka bir şey önümüze çıkma ihtimali kalmayıncaya kadar tekrarlatılır. Ortaya aslında bir nevi zihinsel travma- zihne kazınma olayı- yani şartlandırma çıkmaktadır. Bir  eğitimcinin şu itirafını hatırlayalım: “Bir problemin öğretmen tarafından çözülmesi ve benzerlerinin öğrenciler tarafından çözülmesi, problem çözme değil, ezberin ta kendisidir. Bu yolla yüz binlerce problem çözseniz de kazancınız problem çözme becerisinin geliştirilmesi değil; müfredatta bulunan problemlerin çözüm yollarının ezberlenmesi ve bu ezberin pekiştirilmesidir”

Halbuki ihtiyaca dayalı öğrenme yönteminde bir defada öğreniyorsunuz. Öyle değil mi?  İhtiyaç duymadığım, merak etmediğim bir şeyi öğrenmekte çok zorluk çekerken, çok ihtiyaç duyulanları bir şeyi bir defada ve inanılmaz bir süratte öğrenebiliyoruz. 

İnsanın en değerli iki özelliği hiç şüphesiz ki merak ve öğrenme becerisidir. Birbirine sıkıca bağlı olan bu iki yetenek aynı zamanda hayli kırılgan yapıdadır. Müdahele ve dayatmaya oldukça hassas durumdadır. Eğitim adı altında yapılan her türlü teşebbüste bu iki özelliğe bilhassa dikkat etmezsek öğrenciyi öğrenme sürecinin dışına itmiş oluruz.  O zaman eğitim bir bela halini alır. Sınavları geçmek için öğrenmiş gibi görünürüz. Ama öğrenilenler beyne mal olmadığından inanılmaz bir hızla silinir.

Bilgilerin beyinde yama gibi kalmaması ve beyne  mal olması için hangi  metotları hayata geçirmeliyiz?

Bilgileri (doğruları) öğretelim ama çoğu bilgiler onları çevreleyen şartlara bağlı olduklarından, o şartların varlığından sürekli olarak kuşku duyulması gerektiği bir eğitim felsefesi haline getirelim. İnsan ihtiyaç duydukları bilgi, beceri ve davranışları, olağanüstü bir üretkenlikle öğrenebilmekte ve bu sırada çevrelerindeki tüm imkânları büyük bir beceriyle kullanabilmektedirler. Eğer bir şeye ihtiyacınız var, onu önemsiyorsanız onu çok kolay öğreniyorsunuz. İnanılmaz bir hızla ve tekrarlamadan öğreniyoruz.   Yani öğrenme iki türlü oluyor. Ya tepkisel metotla oluyor, beynimize kazınıyor, şartlanıyorsunuz. Yahut ta ihtiyaca dayalı oluyor; gerçek öğrenme ortaya çıkıyor.  

Gözlem, deney, proje temelli ve senaryo destekli uygulamalarla yaparak yaşayarak öğrenmeyi ikame edelim. Böyle aktif öğrenme yöntemleri, öğrenciye: çeşitli kaynaklardan konu hakkında bilgi toplamasını ve bu bilgileri bütünleştirmesini öğrettiği gibi proje hazırlama ve tamamlama becerisi (sorun çözme yeteneği) kazandırır. Öğrenciler, bilgi geldiği sürece tüketici ve edilgen konumdan bilgiyi araştıran, bulan ve işleyen konuma yükselmekte; kaynaklara yüzde yüz güven yerine, sorgulayıcı bir anlayışa kavuşmaktadır. Aktif eğitimde hedef; sorgulama, sorun çözme ve püf noktayı yakalama, “bilgiye erişme, onu şekillendirme, bilgiyi paylaşma” yeteneğinin gelişmesidir.

Keşfe dayalı eğitim yapma  yerine direk doğruları/bilgileri sunmak eğitimin ne kadar tehlikeli   olduğunu daha  farketmiş bulunuyoruz. Kısaca da problemden yola çıkarak keşfe dayalı, buluş temelli  öğrenmenin  hangi kazanımlarından ve sonuçlarından bahsedebilir miyiz?

Keşfe dayalı öğrenme  yapmanın (Proje destekli-problem temelli eğitim) faydası şudur: Öğrenciye düşünmeyi, öğrenmeyi,  sorgulamayı, bilgi kaynaklarına ulaşmayı, sebep-sonuç arasında ilişki kurmayı öğretmektedir. İnsan kendisi sorular sorarak, konunun can alıcı noktalarını görerek, kafasını o konuda çalıştırarak, meseleleri çözmeye başlarsa ‘gerçek öğrenme’ o zaman teşekkül eder. Bu aynı zamanda araştırmanın da başlangıcıdır. Çünkü bilim, kutuda duran bir bilgi değildir; organik bir şeydir; daima tazelenir, üretiliyor, değişiyor. Araştırma yapan, bir şeylerin peşine düşen, deneyen insanda bilim ve eğitimin heyecanı olur. Ve en önemli şey öğrenciye bu heyecanı aşılamaktır. 

İnsan bir konuyu araştırmaya başlar, yenilikler bulmaya çabalarsa bunu yaparken eksikliklerini öğrenir. Gerçek bilgi, meraka dayalı kuşku ve sorgulamanın neticesinde ortaya çıkmaktadır. Bu anlayış üretici ve mucit düşünceleri geliştirmekte, fert problem çözme yeteneğine sahip kılmaktadır. 

Kaynak:  O. Çakmak, Haber 7

http://www.haber7.com/egitim/haber/187145-bizi-bize-dovduren-kimdir