Tarihin Yazmadıkları

Ülkemizde sadece uçak değil 1940’lı yıllarda tank da yapılmış.
Resmi geçitte görülüyor…
Sonra ABD devreye girmiş. Her şey durmuş ve projeler çöpe atılmış..

1940’lı yıllarda milli sanayi hamlesine bir mühendis ve yönetici olarak katılan, ülkemizin ilk metalürji mühendisi Selahattin Şanbaşoğlu (1907-1995), ilk tankın yapılışını şöyle anlatıyor:

“1940’ta, kendi girişimimizle tank yaptık. Bunun sadece Ford motoru dışarıdan geldi. Dizaynı bizimkilerindir. Tipi kendimize mahsustur. Kamil, Necati filan yaptılar. Zırh levhası, topu, paleti, aktarma organları hepsi bizim üretimimizdir. Bu tank, 1946’da Cumhuriyet Bayramı töreninde geçti. Ancak, sipariş gelmedi ve bu tek tank olarak kaldı. Amerikan yardımı başlayınca hazırcılık ve kolaya kaçma başladı.”

1940’ta üretilmiş olan bu tankın seri üretimine geçilemedi. Çünkü bunun için hem tank fabrikasının kurulması hem de yan sanayi kollarının geliştirilmesi gerekiyordu.

Benzer problemler şimdi de devam ediyor.. Kolaya kaçma. Yabancı marka hayranlığı ve kompleksi, milli olana karşı engeller…

Bugünlerde sık sık muhatap olduğum soru şu:
“Yerli üretimde asıl ve gerçek engeller neler?”,  “Acentacılık neden bu kadar yaygın?
Son günlerdeki krizlerle daha iyi anladık ki yabancı marka istilasının düşman istilasından pek farkı yok. Ekonomik işgalden başka bir şey değil.

Soruların arkası kesilmiyor daha. Verdiğim cevaplar tatmin edici mi bilmiyorum.
Peki şu soruya ne diyorsunuz?
“Sanayici neden AR-Ge için, hatta küçük bir sistemin geliştirilmesinde dahi üniversitelere müracaat etmiyor?”

Şöyle cevap veriyorum.
AR- GE çalışmaları ciddi mali finansman gerektiriyor.
Sanayicinin bu finansa gücü yetiyor mu? Hayır. Mevcut şartlarda ölüm kalım savaşı veren sanayicinin AR-GE’ye ayrıca para ayırması nasıl mümkün olacak?
Ancak proje destekleri var.
Onun önünde de bir çok engel var.
Çoğu sanayici bu destekleri bilmiyor bir kere. Hatta farkında bile değil. Üniversite hocası gidip anlatmıyor. Üniversite ile sektör arasında arada surlar var. Rektör, dekan müdür odalarından çıkmıyor. Sanayicinin ayağına gitmesi, onları üniversiteye davet etmesi lazım.

Sanayi-üniversite işbirliğinin basit teknolojiler alanında dahi olsa kurulamamasının ikinci bir sebebi şu:
Maliyetlerdeki olağanüstü yüksekliktir.

Ülkemizde fiyat mekanizmaları serbest piyasa şartlarına göre işlemiyor çoğu kere. Gümrükler, vergi politikaları, taban alım fiyatları, sanayicimizin dünya ülkeleri ile rekabet edebilmesi gerçekleri göz önüne alınarak belirlenmiyor.

Hatta petrol, elektrik fiyatları, iletişim ve vergilerin olağanüstü yüksekliği yanında bürokrasinin aşırı karmaşıklığı maliyetleri yükseltiyor.Rekabet etme ortamı ve desteği olmayınca, sanayici böyle bir ortamda araştırma-geliştirmeye (AR-GE) yatırım yapamıyor.
Nasıl yapsın?
Niçin üniversite ile işbirliğine girsin? Değil mi?
Patent alıp acentelik yapmak daha kolay değil mi?
İşte yukarıda sorulan soruların cevabı bu.

Bilgi ve teknolojinin yurt dışından ülkemize transfer üzerine dayanan endüstrimiz bile pek çok kısıtlayıcı hüküm var. Bunu biliyor muyduk?
İhracat kısıtlaması, hammadde, yarı mamul temininde kaynağa bağımlılık vs) altında.

Bu yüzden de taklit ve kopyacı teknolojiler üreten Türk sanayi ürünlerinin bu halinde bile mamul pazarlarındaki rekabet gücü düşüyor.
Görüyorsunuz. Ne kadar engel var. Basit bir iş değil.

Transfer anlaşmalarındaki kısıtlayıcı ve bağlayıcı hükümlerin doğurduğu kalite düşüklüğü ve maliyet yüksekliği gibi nedenlerle yeterli pazar hacmine ulaşmayan sanayide sermaye birikimi de yetersiz kalmakta, müteşebbislik ruhu engellenmekte, yatırım yapma isteği azalmakta ve dolayısıyla ekonomik büyüme yavaşlamaktadır.

Bu ise bilgi ve teknoloji üretimini sınırlamakta hatta frenlemektedir. Böylece bu kısır döngü devam etmektedir

Ülkemizde büyük holdingler teknolojilerini dışardan patent, lisans, know-how ve mühendislik anlaşmaları ile sağlamaktadırlar.

Zaten bunların birçoğunun çok uluslu şirketlerde ortaklıkları vardır. Bundan dolayı AR-GE çalışmalarına pek ihtiyaç duyulmamakta, firma içindeki AR-GE birimlerini araştırma yapmaktan çok bağlı bulundukları bölümlere hazır ve ithal teknolojik hizmet vermekte yani taklitte kullanmaktadırlar. Küçük ve orta ölçekli firmaların ise AR-GE birimleri dahi bulunmamaktadır.
Çözüm ne peki?

Ülkemizin kendi içindeki ve dünyadaki bilimsel araştırma hedeflerini kısa, orta ve uzun vadeli olarak vakit geçirmeden ortaya koyması gerekir. Bu da yetmez. Alınan tedbirlerle araştırma kurumları bu hedefler doğrultusunda araştırma yapmaya zorunlu tutulacak. Bunun için gerekli tedbirler alınacak.
Muhakkak avilen YÖK reformu yapılacak. Sektöre sanayiye topluma hocaların mutlaka katkı sunacak. Her yıl sonu performans buna göre değerlendirilecek. Danışmanlık, çözüm sunmayan hoca üniversitede kalamayacak (özellikle mühendislik dallarında). Asıl yükseltilme kriteri bunlar olacak…

Ürünlerin, fikirlerin ışık hızında geliştiği bir dünyada iş bulmak ve bu işi muhafaza etmek çok güçleşmektedir. Günümüzde edinilen bilgilerin yarısı, yedi sene gibi bir sürede geçersiz hale gelmektedir. Dünyanın tek bir şehir haline geldiği günümüzde acımasız rekabet ortamı, hızlı ve yeni üretim alanlarında kalite ve maliyetin yarışında başarılı olmak için, nesilleri teknoloji transferine değil, bilgi transferine sevk etmektedir. En son bilgi ve hünerlerle teçhiz olmaya mecbur etmektedir. Böyle bir eğitimi veremeyen ülkelerin diğer ülkelerin teknoloji kolonisi olmaya mahkûm olacağı ve bir varlık gösteremeyeceği ortadadır.