SONLU SONSUZU SINIRLI ANLAYIŞINA SIĞDIRMAYA Çalışmak

Prof. Dr. Yunus ÇENGEL

Risale-i Nur külliyatının müellifi Bediüzzaman, öncelikle insanların olayları değerlendirirken yaptığı temel mantık hatalarına – düşüncelerinin geçmiş tecrübeleriyle sınırlı olması, her şeyi kendi tecrübelerini esas alan teraziyle tartması ve Allah’ı da bir insan gibi sınırlı hayal etmesi gibi – dikkat çeker: “İnsanın zihni ve lisanı ve sem’i, cüz’î ve teakubî oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz’îdir. Ve teakub tarîkıyla yalnız bir şeye taalluk eder ve meşgul kalır.”[1] Yani insanın bir çok vasıfları gibi düşüncesi, konuşması ve dinlemesi sınırlıdır ve değişik işleri ancak bir sıra dahilinde yapabilir. Yani insan bir anda hem konuşup hem dinleyemez ve dikkatini ancak bir şeye hasredebilir. O yüzden bir varlığın aynı anda binlerce kişiyle binlerce değişik konuda hiç karıştırmadan iletişim içinde olmasını anlamakta zorlanabilir ve böyle bir şeyi akıl dışı görebilir. Ama günümüz telefon ve internet bankacılığı ve benzeri uygulamalar gösteriyor ki dün aklın almakta zorlandığı şeyler bugün sıradan işler haline gelmiştir.

İnsan ilk defa gördüğü bir şeyi veya şahit olduğu bir olayı anlamakta zorlanır, çünkü hafsalasında kıyaslama yoluyla onu değerlendirmeye ölçü olabilecek bir referans yoktur. İnsan böyle bir referansı kendinde bulamayınca çevresinde ve başkalarında aramaya kalkar. Hatta insan, varlığı zaruri ve kendinden olan ve varlığı gerekli olmayıp sadece mümkün olan varlıklara hiçbir şekilde benzemeyen San’atkarı düşünürken dahi hayal gücü aynı kriterleri dürbün olarak kullanır. Örneğin bir ressamın yaptığı bir yağlıboya tablodaki insan, hayvan ve bitkilere hayat, şuur ve hayal gücü verilip onlardan sanatkarlarını tarif etmeleri istenseydi, ne derece ilgisiz ve sınırlı (düzlemsel yani iki boyutlu olmak ve renkli boyadan ibaret olmak gibi) tariflerin ortaya çıkacaği açıktır. Bediüzzaman bu yaklaşımın sebep olabileceği derin yanılgılara dikkat çeker ve güneşin ışıklarının aynı anda her yerde olmasını Yaratıcı’nın nuranî vasıflarını anlamada basamak olarak kullanır: “Sâni’-i Zülcelal şu nokta-i nazarda temaşa edilmez. Kudretine inhisar yoktur. Ziya-yı şems gibi, kudret ve ilim ve iradesi şamile ve âmmedir; münhasır olmaz, müvazeneye gelmez. En büyük şeye taalluk ettiği gibi, en küçük ve en hasis şeye dahi taalluk eder. Mikyas-ı azameti ve mizan-ı kemali mecmu-u âsârıdır. Herbir cüz’ü mikyas olamaz.” [2]

Elma ve portakal gibi aynı cinsten olmayan şeyleri kıyaslamak nasıl geçersiz ise, aynı cinsten hiç olmayan sanat ve sanatkarı veya yaratık ile yaratıcıyı kıyaslamak ve birine bakıp diğeri hakkında hüküm vermek de o derece geçersizdir. Böyle bir kıyas bütün hataları içinde barındırır ve bu tür bir kıyasa dayanarak varılan hükümler gerçekleri yansıtmaktan son derece uzak olabilir.

Allah’ı kendisine kıyaslamasının bir sonucu olarak insan Allah’ın benzerini varlıklarda görmediği birçok vasıflarını aklına aldıramaz ve inkara sapar. Örneğin insan Allah’ın hiçbir yerde olmadığı halde her yerde olması ve Allah bize çok yakın olduğu halde bizim O’ndan çok uzak olmamız gibi zıtları içinde barındırır gibi görünen tanımlamaları anlamakta güçlük çeker. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Hem o Sâni-i Kadîr nihayet derecede masnuata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede O’ndan baîddir. Hem nihayetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz’î ve hakir umuru dahi ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san’attan hariç bırakmıyor.”[3] Bediüzzaman bu tür zor meseleleri izah için yine bilimsel gözlem metodunu kullanır ve aklı muhatap alır. Önce varlıklarda gördüğümüz mutlak kolaylık (o kadar ki her şey adeta kendi kendine oluveriyor gibi görülüyor) ve mükemmel düzeni nazara verir ve sık sık kullandığı ve Allah’ın Nur isminin kesif bir aynası olarak karakterize ettiği güneş örneğiyle konuyu akla yaklaştırır:

“Güneş, ulviyetiyle beraber, bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede
yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsaliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde, o şeffaf şeyler ise binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vech ile müteessir edemezler, kurbiyet dâvâ edemezler. Hem o güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyası nereye girmişse orada hazır ve nazır gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır.”[4] Bediüzzaman bu nuraniyet vasfının büyüklüğü derecesinde güneşin etkisinin ve kapsam alanının genişleyeceğine dikkat çeker ve kuvvetli bir lambanın küçük şeyleri daha iyi gösterdiği gibi güneşin de büyüdükçe küçük şeylerden uzaklaşmak değil onlara ışığıyla daha da yakınlaşacağını ifade eder. Ayrıca güneş için küçük büyük farkı yoktur ve bir cam parçası neyse bir gezegen de odur.

Elektromanyetik bir radyasyon olan ışık saniyede 300 bin kilometre olan hızına ve pencere camı gibi sert şeffaf maddelerin içinden geçebilmesine rağmen yine maddi ve fizikî bir varlıktır ve bir anda her yerde olmak ve hiç yer kaplamamak gibi nuranî vasıfları sınırlıdır. Akıl, ilim, sevgi gibi hiçbir maddi varlığı olmayan ve dolayısıyla maddenin tabi olduğu ışık hızı sınırı gibi hiç bir sınırlamaya tabi olmayan latif şeyler için nur gibi veya nurani tabiri kullanılır. Örneğin akıl gözü varlıkların iç yüzünü nurani ilim ışığıyla görür.

Güneş gibi maddenin sınırlamalarıyla beraber kısmen de olsa nuraniyete mazhar kesif bir varlık böyle olursa, ilim, irade ve kudret gibi tüm vasıfları tam nurani olan bir varlık için herhangi bir sınırlamanın söz konusu olmaması gerekir. Bediüzzaman güneş gibi kesif bir varlıkta tecelli eden nuraniyet cilvelerini basamak yaparak nuraniyeti akla gösterir ve oradan her şeyiyle nurani olan Zat’a intikal eder: “Güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, Nuru’n-Nur, Münevviru’n-Nur, Mukaddiru’n-Nur olan Zât-ı Zülcelâl, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nazır; ve eşya O’ndan gayet uzak olduğuna; hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, suhuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür’at ve suhuletiyle icad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz’î küllî, küçük büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyâsı ihata ettiğine, şuhud derecesinde bir yakîn-i imanî ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.”[5]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 140, http://www.nuriklimi.org.

[2] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 140, http://www.nuriklimi.org.

[3] Said Nursi, Sözler, 14. Söz, s. 235, http://www.nuriklimi.org.

[4] Said Nursi, Sözler, 14. Söz, s. 235, http://www.nuriklimi.org.

[5] Said Nursi, Sözler, 14. Söz, s. 235, http://www.nuriklimi.org.