SÖMÜRGELERE UYGULANAN DİL DEVRİMİ BİZE DE UYGULANMIŞ

Şair ve gazeteci Atilla İlhan Paris’te Fransız öğrencilerle takışmıştı bir defasında:.. Ben tam çıkacağım, zaman Türkolog Prof. Carlier kolumdan tuttu, eğilip sır söyler gibi alçak bir sesle: ”Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?” diye sordu. Dilimin döndüğünce ona “Dil Devrimi’ni izâha çalıştım, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…”Meğerse neymiş?.. Beni mütebessim dinlemişti. Susunca aynı fısıltıya yakın sesle o söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söyledi:” Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Onca böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var: Birisi, Batı/Hıristiyan toplumu. İkincisi Doğu/Müslüman toplumu. Üçüncüsü, daha doğudaki semavi olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda başat dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da Arapça/Farsça olması son derece normal zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…”“Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken Yunanca/Latince kökenli birçok kelime hatta kuralı aldılar kullandılarsa Türkler de Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır ve bunda yadırganacak şey yok ya da asıl yadırganması gereken, “özleştirme” adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!..”

Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın belki de onu “madara etmek” maksadıyla sözünü keserek sordum: ”Peki, şimdi siz Fransızcadaki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız ne olur?” Cevabı unutulur gibi değildi: ”Atamayız çünkü geriye kalsa kalsa yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.” Dönem; Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Ataç’ın alenen ve resmen: “Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz!” dediği dönem.

Bunu söylediğim zaman Prof. Carlier’den aldığım cevabı tahmin edemezsiniz: “ Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!”….. Fransız Türkolog Carlier ile buluşmamız şöyle olmuştu: Üniversite öğrencisi Fransızlarla “takışmıştık”. Kral 1. François’nın uğradığı Cermen yenilgisinden sonra Kanûni Sultan Süleyman ‘dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya‘ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla nakledince, küplere bindiler o zaman. “Bir Türkolog bulun da yüzleşelim!” dedim. Prof. Carlier buldukları Türkolog… Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle “Safa geldiniz.” dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. öğrencilere döndü: “Demek inanmıyorsunuz? Bu tarihi bir gerçektir.” dedi. Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek zorunda kaldı. Orada üstelik, padişahın mektubunun sûreti de var. Hani adama, “Ben ki…” diye başlayıp bir dizi unvanını sıraladıktan sonra: ”Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın!” dediği!.