SANAT ve YARATICILIK

Prof. Dr. Yunus Çengel

Risale-i Nur külliyatının müellifi Bediüzzaman iki türlü yaratılışı nazara verir: Birisi maddenin temel yapı taşları olan atomları değişik şekillerde dizerek yeni şeyler yapmak– yerdeki su ve topraktan ağaç ve çiçek yapılması gibi (maddeden inşa), diğeri madde olmıyan şeylerle hiç yoktan var etmek – hayat, sanat ve ilim gibi (maddesiz ibda). Bir kelebeğin bedeni, bildiğimiz 100 küsur elementin atomlarından yapılmıştır – aynen plastik bir kelebek replikası gibi. Ancak kelebekteki hayat, görme ve sanat evrendei atomlardan değil hiç yoktan var edilmiştir; çünkü atomlarda bu tür şeyler yoktur. Zaten kelebek öldüğü zaman atom ve moleküllerine ayrışıp tekrar toprağa karışır ve dolayesiyle maddede net bir kayıp veya kazanç söz konusu değildir (maddenin korunumu). Bu temel yapı taşları sonra başka şeylerin yapılmasıda kullanılır – aynen çocukların bir torba lego parçasıyla yapıp bozarak bina ve araba gibi değişik şeyler yapıp durması gibi. Ancak bedenden farklı olarak bir kelebekteki hayat, sanat, güzellik ve görme gibi şeyler kelebek ölünce yok olurlar. Madem ki yok oluyorlar, o zaman hiç yoktan var olmuşlardır (korunum kanunuyla şartlanmış olan beyinler herhalde yine zonklamaya başlamıştır). Başka bir deyişle, hayat, sanat, güzellik ve görme gibi şeylerin atom gibi temel yapı taşları yoktur. Bu tür şeyler uygun şartlar oluştuğunda maddede yansıyan madde-dışı ışıklardır – aynen elmastaki göz kamaştıran ışıltıların elmasın kendinden kaynaklanmadığı ve karbon atomlarının belli bir şekilde dizildiği zaman oluşması ve bu kristal diziliminin kömürde olduğu gibi bozulduğu zaman da ışıltıların yok olması gibi.

Ölen bir kelebeğin bedenindeki tüm atomları bir torbada saklamak ve sonra bu atomları başka bir bedenin yapımında kullanmak mümkündür. Ama kelebekteki hayat, sanat, güzellik ve görme gibi şeyleri saklayıp sonra bunları başka bir canlı, sanatlı, güzel ve gören şeyin yapımında kullanmak mümkün değildir. İnsan hayvanlardan farklı olarak varlıklardaki madde-dışı sanat ve güzellik boyutunu görür, tanır ve zevkeder; çünkü insanın beden-dışı yapısında bunların karşılıkları vardır. Keza insan, bir madde külçesini insanların hayret ve hayranlıkla bakacakları sanatlı ve güzel bir şeye dönüştürebilir – örneğin bir ağaç kütüğünü oymalı bir aynaya ve bir kaç kavanoz boyayı milyonlar kıymetinde yağlı boya bir tabloya dönüştürmesi gibi. Zaten o oymalı ayna ve yağlı boya tablodaki sanat ve güzellik malzemeden değil insandan geldiği yani hiç yoktan var edildiği için biz bu tür sanatkar insanlar için “yaratıcı (creative)” tabirini kullanıyoruz. Kendimizdeki bu sınırlı yaratıcılık ile, yer yüzünü adeta bir sanat galerisine çeviren ve sonsuz kudretiyle sanat eserlerini hiç durmaksızın yeniliyerek bir sinema şeridi gibi gözümüzün önünden geçiren ilahi Sanatkar’ın yaratıcılığını tanıyoruz.  Bediüzzaman bunu gayet net olaral görmüş olmalı ki Allah’tan çok defa Sani (sanatlar) diye bahseder. Kişinin aynası işi olduğu ve sanat sanatkarın iç aleminin bir yansıması olduğundan hareketle, varlıklarda yaygın olarak gördüğümüz güzellik ve mükemmelliği de kainatın Sanatkar’ının zatındaki sonsuz güzellik ve mükemmelliğin yansımaları olarak görür.

Herkes kendi gözlemlerine dayanarak tüm varlıkların tek başlarına ve gurup olarak son derece sanatlı bir yaratılışa sahip olduklarını itiraf edecektir. Hatta tek hücreli amipten portakala, karasinekten insana kadar her varlık bir sanat harikasıdır ve yer yüzü adeta daimi şekilde değişen bir sanat galerisidir. Zevkle izlenen National Geographic, Discovery ve Animal Planet gibi televizyon kanallari bu sanat eserlerini oturma odalarımıza taşımakta ve gözlerimize adeta sanat ziyafetleri sunmaktadır. Hiçbir varlık yoktur ki fonksiyonellikle beraber sanatlı bir yaratılışa sahip olmasın. O yüzden Bediüzzaman sık sık Allah’ın sanatkarlığını nazara verir ve ona ‘herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan’ manasında “Sani” diye hitap eder. Her bir sanatlı varlığı bu kainatın Yaratıcısının sanatkarlığına gözlemsel birer delil olarak sunar ve sanat ile sanatkar arasındaki bağlantıya dikkat çeker:  “Sâni’-i Zülcelal [herşeyi san’atla yaratan azamet sabibi Allah], ne kadar evsaf-ı kemaliye [mükemmellik vasıfları] varsa, onlarla muttasıftır [sıfatlanmıştır]. Zira mukarrerdir [kesin, tartışmasız] ki: Masnu’da [sanatlı varlık] olan feyz-i kemal [mükemmellik parıltısı], Sâni’in kemalinden iktibas edilmiş [Sanatkarın kusursuzluk ve mükemmelliğinden alınmış] bir zıll-i zalilidir [gölgenin gölgesidir]. Demek kâinatta ne kadar hüsün [güzellik] ve cemal [maddi ve manevi güzellik] ve kemal [kusursuzluk, mükemmellik] varsa, umumundan lâyuhadd [hepsinden sonsuz] derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye [güzellik ve mükemmellik sıfatları] ile Sâni’ [Sanatkar] muttasıftır. Evet, ihsan servetin [verme zenginliğin], icad vücudun [var etme var olmanın], îcab vücubun [uyma gerekliliğin], tahsin hüsnün fer’idir [güzelleştirme güzelliğin parıltısı ve yansımasıdır] ve delilidir.”[1]

Diğer varlıklardan farklı olarak insanın değişen ve değiştiren bir varlık olmasının sırrı, bizim özel yaz-boz tahtamız olan hayal gücüdürdür. Biz olmıyan şeyleri önce hayalimizde var ediyoruz. Bir an için hayal gücünün olmadığını hayal edebilen bir kişi gayet iyi anlar ki eğer hayal gücümüz olmasaydı biz adeta bir hiç olurduk. Bir mimar bir binanın, bir mühendis bir arabanın, bir tamirci de tamir edeceği bir eşyanın bitmiş halini önce hayalinde görür, sonra gereken araç ve gereçleri bir araya getirip işe başlar. Bir yazar bir paragrafı önce hayalinde var ettikten sonra kelimelerle kağıda dökebilir. Hiç yazılmasa bile hayalde oluşan o paragraf vardır. Yazıldığı zaman hepimiz için var olur, çünkü artık beden gözüyle herkesin görebileceği ve varlığına şahitlik edebileceği maddi bir şekle girmiştir. Belki yine pek farketmediğimiz bir şey, paragrafı okurken hayalimizin okuduğumuz şeylerin üç boyutlu resimlerini çizmesi ve adeta onları zihnimizde bedensiz cisimler haline getirmesidir. İşimiz bitince de onları yok etmesidir. Bü tür yaygın tecrübelere rağmen hala varlığın maddeden ibaret olduğu iddiasında ısrar edenlerin ve yoktan var olmayı akıllarına sığdıramıyanların görüş ve düşüncelerini tekrar gözden geçirmeleri gerekir sanırım.

Bediüzzaman Yaratıcının yüceliğini ve insan ile hiçbir şekilde kıyas edilemiyeceğini göstermek için insanları hayal güçlerinin sınırlarını zorlamaya davet eder. Gözlemlere dayalı fen bilimlerini de şahit tutarak evrende görülen insan güç ve hayalinin fevkinde olan intizam, sanat ve faydalılığı aklın inkar etmesinin mümkün olm                                adığını ifade eder: “Acaba nizam-ı âlemdeki [kâinatın düzeni] san’attan daha dakik [ince, hassas], daha acib [şaşırtıcı], daha garib, cins-i kudret-i mümkinattan [varlıkların güç yetirebildiği türden] daha uzak, akıl tasavvur [hayal] edebilir mi? Elbette edemez. Zira fünun [fenler]; gösterdikleri fevaid [faydalar] ve hikem [hikmetler] ile bizzarure [zorunlu olarak] Sâni’in [herşeyi mükemmel ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah] kasd ve san’at ve hikmetine [bir gaye ve faydaya yönelik olarak yapma] şehadet [şahitlik] ettiklerinden ukûlü [akıllar] kabul etmeye muztar [mecbur] etmişlerdir.” [2]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 147, http://www.nuriklimi.org.

[2] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 143, http://www.nuriklimi.org.