PANTEİZM (TABİAT TANRI) VE TASAVVUF

Prof. Dr. Yunus Çengel

Evrendeki inkarı mümkün olmayan mükemmelliklerin işaret ettiği Üstün bir gücün varlığının gerekliliği ile birlikte aklın O’nun benzerini görmediğimiz sıfatlarını kavramaktaki acizliği tarih boyunca bir çok felsefik akımların doğmasına yol açmıştır. Teizm Allah ile evren arasında bir ayrım yapar ve Allah’ı evrenden ayrıştırır. Panenteizm Allah’la evren arasında bir ayrım yapar ama Allah’ı evrenden ayrıştırmaz ve herşeyin Allah’ta yani Allah’ın parçası olduğunu ifade eder. Panteizm ise herşeyin Allah olduğunu iddia eder. Yani panteizm ‘Allah herşeydir ve herşey Allah’ klişesinde ifadesi bulur ve Allah’tan başka hiç bir şey olmadığını iddia eder. Bu görüşe göre madde, kuvvet ve kanundan ibaret olan Tabiat ile Allah aynı realitenin iki değişik adıdır. Panenteizm bütünün, parçalarının toplamından daha büyük olduğu çizgisini takip eder ve Allah’ın bedeni olarak gördüğü evrenin maddesinde olmıyan sevgi, karekter ve şuur gibi vasıfların Allah’ta olduğunu ifade eder. Bu, insanın 100 trilyon cıvarında hücrenin bir araya gelmesinden oluşması, ama insanda hücrelerin hiçbirinde olmıyan şeylerin var oluşuna benzer. Panenteizm Allah’ın herşeye nüfuz ettiği fikrini benimser, ama teizmden kaynaklanan Allah’ın herşeyin üzerinde olduğu ve herşeyin O’nun iradesine tabi olduğu fikrini reddeder.

Panteistler ateist değildir, ancak varlığı maddi evrenden ibaret gördükleri için esas olarak materyalist sayılırlar. Panteistlerin Allah’ın evrenle özdeşleştiği ve dolayısıyla tabiat veya Allah’tan başka bir varlık olmadığı anlayışı, tasavvufta “lâ mevcude illâ hû” (Allah’tan başka varlık yoktur) tabirinde ifadesini bulan “Vahdet-ül Vücut” kavramını çağrıştırmaktadır. Bu da tasavvuf ile panteizm türü felsefik akımlar arasında bir paralellik olup olmadığı sorusunu akla getirmektedir: “Eğer desen: Bazı mutasavvıfın kelâmından ittisal ve ittihad ve hulûl zahir oluyor [Bazı tasavvufçuların sözlerinden Allah’ın kâinatla bitişmesi, bir olması ve içine nüfuz etmesi anlamı çıkıyor]. Ve ondan tevehhüm edilir [zannedilir] ki, bazı maddiyyunun [materyalistler] mesleği olan vahdet-ül vücuda bir münasebet  gösterir.” [1] Risale-i Nur külliyatının müellifi Bediüzzaman da dikkatsiz kişilerce bu iki konunun birbiriyle karıştırılabileceğine dikkat çeker: “Vahdetü’l-vücud meselesi gibi hakaik-i ulviye [yüksek hakikatlar], ehl-i gaflet ve esbab [Allah’tan habersiz ve herşeyi sebeplerden bilenler] içine dalan avamlara girse, tabiat telâkki edilir.”[2]

Bediüzzaman görünüşteki benzerliğe rağmen maddeye dayalı vahdet-i vücut ile tasavvuftaki vahdet-i vücut yaklaşımlarının taban tabana zıt olduklarını ve bu iki yaklaşımın bağdaştırılmasının söz konusu olamıyacağını ifade eder. Çünkü panteist veya tabiatçı yaklaşım, görünen evreni gerçek varlık olarak görüp Allah’ın evren dışı varlığını inkar eder. Yani Allah’ı maddeye yayarak O’nu bir bakıma madde içinde yok eder ve böylelikle ‘varlıkta birlik’ sağlar. Tasavvuf ise Allah’ın vücudunu gerçek varlık olarak alır ve Allah’ın varlığına kıyasla çok sönük bir gölge gibi kalan evreni, izafi değersizliğinden dolayı ‘varlık denmeye değmez’ manasında inkar eder.

Aklı başında hiç kimse gözlemlerle sabit olan kendi varlığını ve çevresinde gördüğü ve dokunduğu şeylerin varlığını inkar edemiyeceğine göre, tasavvuftaki vahdet-i vücut’un manası mecazidir. Tasavvufçuların vahdet-i vücuttan kastı, maddî varlıklarından sıyrılıp gerçek varlık olan Allah’ın varlığının cazibesine kapılarak adeta kendilerinden geçme ve bu zevkli cezbe anında dikkatlerini tamamen tüm güzellik ve mükemmelliklerin kaynağı olan Vacib-ül Vücud’a hasredebilmeleri için dikkatlerini dağıtabilecek diğer varlıkları kendi nazarlarında yok saymakdır. Bediüzzaman, dışardan bakanların mutasavvıfların Vahdet-i Vücud yaklaşımını yanlış anladığını ifade eder: “Alemden Sânii [tüm varlıkların sanatkarını] müşahede etmek tarîkıyla [yoluyla] takib ettikleri meslek olan cedavil-i ekvanda  cereyan-ı tecelliyatı [varlık cetvellerinde yansımalarının akıp gitmesi] ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı [varlıkların iç yüzünde feyizlerinin gelip durması] ve meraya-yı mevcudata [Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olan varlıklar] tecelli-i esma ve sıfatı [varlık aynalarında isim ve sıfatlarının görülüyor olması] ise, dîk-ul elfaz [kelimelerin yetersizliği] sebebiyle “uluhiyet-i sâriye” ve “hayat-ı sâriye” [varlıklara sirayet edip geçen ilahî sıfatlar ve hayatiyet] tabir ettikleri hakaikı [hakikatler] başkalar anlamadılar.” [3]

Bediüzzaman yanlış bir Vahdet-i Vücud anlayışının halk arasında doğurabileceği kafa karışıklıklarına da dikkat çeker: “Vahdetü’l-vücudun meşrebi [metodu], Cenâb-ı Hak hesabına kâinatı adeta inkâr etmek iken, avâma [halk tabakası] girdikçe, gafil avamlara, hususan maddiyyun [maddeci, materyalist] fikirleriyle âlûde [karışık] olan fikirlere girdikçe, kâinat ve maddiyat hesabına ulûhiyeti [ilâhlık] inkâr yoluna gider.”

İkinci bir tehlike ise enaniyetlerin kalınlaşıp insanlara hükmettiği zamanımızda Vahdet-i Vücud fikrinin bazı insanların kendilerini firavun gibi adeta ilah olarak görmesine sebep olabileceğidir: “Vahdetü’l-vücud meşrebi [metodu], mâsivâ-yı İlâhînin [Allah’ın dışındaki varlıklar] rububiyetini [hükümranlık, egemenlik] o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref ediyor [kaldırıyor]. Değil nüfus-u emmârenin [insanı isyan ve günahlara teşvik eden nefisler, arzular], belki herbir şeyin müstakil vücudunu görmemek iken, bu zamanda fikr-i tabiatın istilâsıyla ve gurur ve enâniyetin nefs-i emmâreyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hâlıkı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfus-u emmâre küçük birer firavun, adeta nefsini mâbud ittihaz etmek [ilah yerine koymak] istidadında bulunan insanlara vahdetü’l-vücudu telkin etmek, nefs-i emmâreyi—el’iyâzü billâh [Allah korusun]—öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.”[4]

Badiüzzaman, Vahdet-i Vücut’tan bahseden kişinin hayalen yerden göğe çıkıp kainatı arkasına alarak gözünü Allah’ın yüceliğinin tecelli ettiği arş-ı alâya çevirmesi ve kendinden geçer tarzda geride bıraktığı tüm varlıkları yok sayarak imanının kuvvetiyle  herşeyi doğrudan doğruya tek ve benzersiz olan Allah’tan görmesi gerektiğini ifade eder. Aksi bir yaklaşımla gözünü tabiata dikerek herşeyi sebeplerden bilmenin ve adeta tabiat içinde kendini kaybetmenin Vahdet-i Vücut’la alakası yoktur.

Bediüzzaman panteistlerin Allah’ın maddi evren içine nüfuz edip onunla bütünleşmesi fikrini bir mantık hatası olarak görür: “Evet, mümkün [varlığı da yokluğu da eşit olan varlık], Vâcib [varlığı zorunlu olan varlık] ile nasıl ittisal [İçine girmip nüfuz etme] veya ittihad edecek [birleşecek]? Kellâ! Evet, mümkünün ne kıymeti vardır; tâ ki Vâcib onda hulûl [içine girip dahil olmak] ede? Hâşâ! Neam [evet], mümkünde füyuzat-ı İlahiyeden bir feyz [ilâhî feyizlerden bir yansıma,bir parıltı] tecelli eder [belirme, görünme].” [5] Çünkü ilah olmaya layık bir varlık “Vacib-ül Vücud” yani varlığı kendinden olmalıdır. Evrendeki tüm varlıklar ise “Mümkin-ül Vucud”dur ve dolayısı ile varlıkları ancak bir yaratıcının var etmesine bağlıdır. Yani var olup yok olma şansları eşittir. Yağlı boya bir levhadaki canlı ve cansız şeylerin varlığı ile levhayı yapan sanatkarın varlıkları aynı cins değildir. Sanatkarın resimdeki boya-varlıklardan çok daha sağlam bir varlığı vardır ve sanatkar levhadaki o varlıkları her an yok edebilir. Yani levhadaki boya-varlıkların varlığı ve yokluğu sanatkarlarına nisbetle eşittir. Sanatkların kendi varlığını gözardı edip levhadaki resimlerin içine nüfüz ettiğini düşünmek ve dolayesiyle levhadaki resimleri sanatkarın vücudu olarak görmek sanatkarın vücudunu inkar etmeye eşdeğerdir ve sanatkarın sanatının bir levhadaki anlık bir yansımasını sanatkarın kendisi ile karıştırmak gibi vahim bir hatadır.

Bediüzzaman “Vahdet-ül Vücud” ile kastedilen doğru mesleğin “Vahdet-ül Şuhud” olduğunu ve Vahdet-ül Vücud tabirinin mecaz manada kullanılması gerektiğini söyler. Yani görülen herşey Allah’ın isimlerinin yansıdığı aynalardır ve aynanın varlığı, içinde yansıyan alemlerin varlığına kıyasla bir hiçtir. Bunu cam parçalarında yansıyan güneş görüntüleri örneğiyle açıklar: “Küre-i arz [yer küre] küçük, parça parça ve rengârenk ve mütehalif [birbirinden farklı] cam parçalarından farz olunursa herbiri başka çeşitle levnine [renk] ve cirmine [cisim, kütle] ve şekline nisbetle [kıyasla] şemsten [güneş] bir feyz [parıltı] alacaktır. Şu hayalî feyz ise, ne güneşin zâtı ve ne ayn-ı ziyasıdır [ışığının tam kendisi]. Hem de ziyanın [ışık] temasili [timsaller, yansımalar] ve elvan-ı seb’asının [yedi renk] tesaviri [tasvirler, görüntüler] ve güneşin tecellisi [belirme, görünme] olan şu gûna-gûn [türlü türlü] ve rengârenk çiçeklerin elvanı [renkler] faraza lisana gelirse, herbiri “Güneş benim gibidir” veyahut “Güneş benim” diyeceklerdir. … Fakat ehl-i vahdet-üş şuhudun [herşeyi Allah’ın tecellîleri olarak gören mutasavvıflar] meşrebi [yolu] fark ve sahvdır [farkında olma ve uyanık olma]. Ehl-i vahdetü’l-vücudun [Allah’tan başka varlık kabul etmeyen kimseler] meşrebi mahv ve sekirdir [yok olma ve mânevî sarhoşluk]. Safi meşreb [saf ve doğru yol] ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.”[6]

Özet olarak, Bediüzzaman madde odaklı panteizm ile mana odaklı tasavvuf akımları arasındaki doku uyuşmazlığına ve felsefik yaklaşımlarındaki temel farklara dikkat çekip panteizm ile tasavvufun bağdaştırılmasının söz konusu olamıyacağına hükmeder: “İşte bunların mesleği ötekilerin mesleğine münasebet ve temas edemez. Zira maddiyyunun [herşeyi madde ile açıklamaya çalışan, materyalist] mesleği maddiyata [gözle görülüp elle tutulan maddi şeyler] hasr-ı nazar [dikkatini yoğunlaştırma] ve istiğrak ettiklerinden [içinde boğulmak, kendinden geçmek], efkârları [fikirler, düşünceler] fehm-i uluhiyetten tecerrüd [ilâhlık anlayışından soyutlanma ve sıyrılma] edip uzaklaştılar. O derece maddeye kıymet verdiler ki; herşeyi maddede görmek, hattâ uluhiyeti [İlâhlık] onda mezcetmek [birleştirmek, karıştırmak] gibi bir meslek-i müteassifeye [doğru yoldan sapmış olan meslek] girmişlerdir. Fakat ehl-i vahdet-üş şuhud [herşeyi Allah’ın tecellileri olarak gören, varlıkları Allah’ın zâtına nisbetle yok farzeden mutasavvıflar] olan muhakkikîn-i sofiye [tasavvuf alimleri] o derece Vâcib’e [varlığı zorunlu olan Allah] hasr-ı nazar etmişler ki, mümkinatın [varlığı da yokluğu da eşit olan şeyler] hiçbir kıymeti kalmamıştır; “Bir vardır” derler. El’insaf! [insaf edilsin, insaf edilmeli] Sera Süreyya [yeryüzü ve gökteki Süreyya takım yıldızı] kadar birbirinden uzaktır.”[7]  Panteizm veya “tabiat tanrı” fikrindeki bu tutarsızlıklar yüzünden Allah’ın evren dışı bir varlığı da olduğunu kabul eden panenteizm akımı son yıllarda daha ciddi ilgi görmeye başlamıştır.

——

 

[1] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 143, http://www.nuriklimi.org.

[2] Said Nursi, Lem’alar, 28. Lem’a, 7. Nükte, s. 431, http://www.nuriklimi.org.

[3] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 144, http://www.nuriklimi.org.

[4] Said Nursi, Lem’alar, 28. Lem’a, 7. Nükte, s. 431, http://www.nuriklimi.org.

[5] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 145, http://www.nuriklimi.org.

[6] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 146, http://www.nuriklimi.org.

[7] Said Nursi, Muhakemat, Unsur-ul Akide, s. 145, http://www.nuriklimi.org.