Osmanlıca. Hayırlı Bir Başlangıç

Ömer Hatunoğlu

Osmanlıca bilmeyenin bu coğrafyanın ruhunu anlaması mümkün değil. Bu iklimde aydın olma iddiasında olan herkesin Osmanlıca bilmesi zarurettir. Zira ruhumuz, özümüz medeniyet kodlarımız, inanç esaslarımız, geleneğimiz, zihniyetimiz kelimelerimizde hayat bulmuş yüzyıllar içinde. Mesela akıl kelimesini dilden çıkarıp sırf öz Türkçe diye us kelimesini kullanırsanız içinde akıl geçen onlarca deyim ve atasözünü de baltalamış olursunuz. Bugün dindar ya da muhafazakâr olmadığı halde Osmanlıca bilmek gerektiğini düşünen birçok aydın var. Bunun yanı sıra Osmanlıcayı Arapça zannedenler de az değil maalesef.

Osmanlıca dediğimiz bir dil değil Türkçenin Arap harfleriyle yazılmış halidir. Dolayısıyla Türkçedir. Osmanlıcanın günümüz Türkçesinden kısmen farklı olmasının üç sebebi vardır.

(I) Dil canlıdır ve zaman içerisinde bir takım değişikliklere uğrar. Bu doğal bir değişimdir.

(II) Cumhuriyet döneminde Batılılaşma devlet politikası haline getirildiği için yaşanan zihniyet değişikliği dile yansımıştır. Bundan dolayı İslam irfanından beslenen Osmanlı Türkçesi ile Batı kültüründen beslenen Cumhuriyet Türkçesi farklılaşmıştır.

(III) Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen dile yönelik sistematik kıyımdan dolayı birçok Türkçeleşmiş Arapça ve Farsça kelime dilimizden atılmış, yerine Türk Dil Kurumu birçok yeni kelime uydurmuştur. Bu da eski(mez) dilimiz ile yeni dilimiz arasında bir uçurum oluşturmuştur. Araya bir de alfabe faktörü girince işler iyice sarpa sarmıştır.

Osmanlı Türkçesi anlaşılmaz değildir. Okuduğunuz metin sade dille yazılmış bir roman ya da bir hikâyeyse metni gayet rahat anlayabilirsiniz. Bir tıp kitabını, felsefî bir eseri anlamanız alanın uzmanı değilseniz mümkün değildir. Aslında bu Osmanlıcayla ilgili bir durum değil. Bugün Latin harfleriyle yazılmış bir tıp kitabını kaçımız anlıyoruz? Ya da kelam ilminin derin meselelerini alanın literatüründen haberi olmayan kaç kişi anlıyor? Dolayısıyla mesele alfabe ya da dil meselesi değil daha çok bilgi, kültür ve uzmanlık meselesidir.

Osmanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesini de katarsak bin seneden fazla konuşulmuş ve yazılmıştır. Dolayısıyla yüzyıldan yüz yıla değişiklikler arz ediyor. Bu da gayet doğal bir durum. Bugün bir genç, ben 16. yüzyılda yazılmış bir şiiri hemencecik anlamak istiyorum derse işe zor tarafından başlamış olur. Hele de 17. yüzyıldaki Sebk-i Hindî şiirini anlayacağım iddiasındaysa işi iyice zorlaştırmış demektir. Zira Sebk-i Hindî şiirini anlamak için Osmanlı Türkçesini bilmek yetmiyor. Felsefe bilmek lazım. Tasavvuftan anlamak lazım. Elbette onu da anlayacağı bir olgunluk dönemi olacaktır. Ya da mezar taşlarını okuma meselesi. Mezar taşlarındaki yazılar sanatlı yazılardır. Dolayısıyla bu taşları okumak bir parça uzmanlık ister. Fakat ortaöğretimdeki bir genç Yahya Kemal’in şiirlerini çok rahat okuyabilir. Ya da Mehmet Akif’i tam olmasa da anlayabilir. Refik Halit’in dili oldukça sadedir mesela. Şu nokta hep gözden kaçıyor nedense. Okur-yazar olmak her şeyin anlaşılacağı anlamına gelmiyor. İlmî derinlik lazım. Kültür lazım. Mesela bugün kaç insan II. Yeni şiirini ya da modern şiiri anlıyor? Hâlbuki Latin harfleriyle yazılıyor bu şiirler. Bir öğrenci metni gayet güzel okuyor; ama mesele anlamaya gelince tıkanıp kalıyor. Demek ki mesele sadece alfabe meselesi değil. Acilen irfanımızı, bilgimizi ve müktesebatımızı artırmamız gerekiyor.

Bugün bir tıp dilinden, hukuk dilinden, şiir dilinden, felsefe dilinden, sosyoloji dilinden, ya da jargondan, argodan bahsedebiliriz. Bu geçmişte de böyle. Osmanlıca dediğiniz kitap bir uzmanlık alanıyla ilgiliyse tabi ki anlaşılması zor olacaktır. Bugün yapılacak iş basit metinlerin hatta günümüz metinlerinin Osmanlı alfabesiyle yazılıp ders kitaplarına konulmasıdır. Öğrencilerin önyargılarının kırılmasıdır. Bu konuda Osmanlı Türkçesi ders kitabı hazırlama komisyonları kurulmalı ve kolaydan zora doğru bir yol izlenerek öğrencilere faydalı olunmalıdır.

İnsan düşünen bir varlık. Fakat düşünme aslında kelimelerle yapılan bir iş. Yani kelime dağarcığını genişletmeden geniş düşünmeniz neredeyse imkânsız. Basit bir mukayese yapalım. Bin kelime bilen bir insan mı düşüncelerini daha iyi ifade eder; yoksa on bin kelime bilen bir insan mı? Tabi ki eğer sağlıklı bir zihne sahipse on bin kelimeyle daha yoğun düşünür insan. Dil aslında biraz da nüanslara vâkıf olma meselesidir. Kelime dağarcığı genişledikçe nüanslara vukufiyet de artar. Tek araç olmamakla birlikte eğer felsefe yapacaksanız, eğer bilimle, sanatla, şiirle uğraşacaksanız mutlaka dile vâkıf olmanız gerekli.

Öğrencilerimize baktığımızda modernizmin izin verdiği ölçüde bir ilgi var Osmanlıcaya. Mesela facebook’ta Osmanlıca grubu var. Yüz elli binden fazla kişi üye bu gruba. Burada gençler yazılar paylaşıyor. Paylaşılan yazıların bazıları vecize, bazıları şiir, bazıları kısa hikâye, hatta bazıları esprili sözler, karikatürler… Aslında kısır tartışmalarla ömür geçirmiş ihtiyarlar bir parça kenara çekilse gençler yolunu bulacak ama hala bazıları zihnen seksen öncesinde yaşıyor malesef.

Osmanlıcayı Osmanlıdan umacı görmüş gibi korkanlar istemiyor aslında. Batılılaştıkça bütün dertlerimizden kurtulacağımızı sandı yüz yıl önce bazı aydınlar. Fakat köklerinden kopan millet ne tam Batılı oldu ne de tam kendisi. İki arada bir derede kaldık.

Bugün Fransızlara, İngilizlere, Araplara, Farslara kıyasla kendi kültürüne en fazla yabancılaşan maalesef bizleriz. Batılılaşmanın bazı faydaları da olmadı değil. Fakat Batılılaşmada yanlış bir yol izlendi. Dinden, dilden uzaklaşarak her şeyi halledeceğimizi zannettik. Bilakis işler iyice sarpa sardı. 1960’lara kadar Osmanlı kültürüyle yetişen son nesiller de vefat edince meydan kültürsüz, köksüz, okumadan yazmadan, düşünmeden uzak kuşaklara kaldı maalesef. Bugün hangi düşünceden olursa olsun vicdanlı her insan bu gidişattan rahatsız olur.

Bir de bugün yaşadığımız siyasi gerilimlerden dolayı hiç umulmadık savrulmalar yaşıyoruz. Beslendiği tüm metinler Osmanlıca olmasına rağmen bazı aydınların bu gayretlere karşı çıktıklarını görüyoruz ki en çok da bu bizi yaralıyor. Bu açıkça insanın kendini reddetmesi, bindiği dalı kesmesidir. Batıcıların, laiklerin en büyük korkusu yönümüzü Doğu’ya dönmemiz ve Batıdan kopmamızdır. Türkiye artık bu Doğu-Batı kavgasından kurtulmalıdır. Biz ne sadece Doğuluyuz ne de sadece Batılı. Doğu ve Batı arasındaki yolgeçen hanı da değiliz. Şu köprü muhabbeti de bitmeli artık.  Biz dünyanın merkezine otağ kurmuş, para basmış, hutbe okutmuş Ertuğrul’un Osman’ın, Orhan’ın çocuklarıyız. Burası dünyanın merkezi ve önümüzdeki on yıllarda dünyanın güç merkezi tekrar bu bölgeye kayacak. Osmanlı Türkçesi bizi kimliksizlikten, kişiliksizlikten kurtaracak en önemli unsurlardan birisi. Her şeyin anahtarı demiyorum. Ama önemli bir kapı. O kapıyı zorlarsak Cemil Meriçlere, Yahya Kemallere, Şehbenderzâdelere, Ebussuudlara, Bediüzzamanlara, Hacı Bayram-ı Velilere ulaşabiliriz.

Dilin yanında hurafelerden uzak sahih bir din idraki ve imanı, olayların ruhuna nüfuz etmemizi sağlayacak bir düşünce altyapısı, insanı yaşatan bir medeniyet anlayışı,  nezih bir üretim,  Allahlı bilim, tabiat sever sanayi, bilim sever tarım, faizsiz ticaret, hormonsuz hayvancılık, paçozluktan uzak şehircilik izanı gibi yine birçok meselemiz var. Kısaca daha çok işimiz var. İş ahlakından, isyan ahlakına, imanın amel ve ihlâs boyutundan ve en mühim derdimiz olan adam olma meselesine kadar yığınla dert bizleri bekliyor. Osmanlı Türkçesi sadece hayırlı bir başlangıç. Her şey değil.