Ömer Hatunoğlu ile Kitap Okuma Üzerine Söyleşi

 Ömer HATUNOĞLU: Üniversitede hocamız Prof. Dr. Muhammed Gür bütün okumalarımı derinden etkileyen bir tavsiyede bulunmuştu. Bu tavsiye çalışmalarıma hem bir yön verdi hem de derinleşmeme vesile oldu. Hoca, bir yazarın ya da şairin tek bir kitabını değil de mümkünse külliyatını okumamızı tavsiye ediyordu. Bu yöntemi altı yedi senedir uyguluyoruz bir grup arkadaşla. Dağınık okumalar insanı pek de bir yere vardırmıyor. Okullarda, ‘oku da ne okursan oku’ tarzı bir yaklaşım var. Bu ne kadar sağlıklı bir yöntem acaba? Bizde okuyan azdır. Az olan okurlar da dağınık okumalar yapıyor maalesef. Bu çeşitlilik gerçi bir açıdan güzel ama derinlik oluşturmuyor.

Yaptığım çalışmalar esnasında altı tür okumadan bahsedebileceğimizi gördüm. Bunlar; Dikey okuma, yatay okuma, hem dikey hem de yatay okuma, konu merkezli okuma, şahıs merkezli okuma ve mekân merkezli okuma. Tabi ki her okur kendince bazı yöntemler geliştirebilir.

Bize bu okuma yöntemlerinden bahsedebilir misiniz?

Ö.H.: Tabi ki. Birincisi dikey okumadır. Özellikle akademik çalışma yapan ve uzmanlaşmaya çalışan arkadaşların okumalarıdır ki daha çok aynı tür eserler okurlar. Bu tip okumalar uzmanlaşmaya fayda sağlamakla birlikte uzun zamanda adına ‘uzman körlüğü’ diyebileceğimiz bir sonuca vardırabilir. Yani alana hapsolmaya ve alan dışına çıkamamaya sebep olabilir. Akademik çalışma yapan arkadaşlarımızın kendi alanlarına yoğunlaşmakla birlikte konularını çalışırken biraz etraflıca okumalar yapmalarının faydalı olacağını düşünüyorum. Ya da en azından başka araştırmacılara biraz kulak vererek bu açığı kapatabilirler.  İkincisi yatay okumadır. Birbiriyle çok da alakalı olmayan konularda yapılan okuma faaliyetidir ki mâlumatfuruşluğu artırmakla birlikte cehaleti de artıran bir yöntemdir. Derinliği olmayan, sığ, günübirlik okumalardır. Bu tip okumalarda merkez ve üzerinde gidilen bir yörünge yoktur. Bu tarz okumaların günlük bazı faydaları olmakla birlikte uzun vadede çok faydalı olduğunu düşünmüyorum. Maalesef ülkemizde gazetecilerin belli bir uzmanlık alanı olmadığı için (istisnalar hariç) bu tarz okumalar yapıyorlar ve hemen her konuya dalıyorlar. Öğrencilerimizde de benzer bir durum var. Yani dağınık okumalar yapıyorlar. Gerçi kitap okumaya karşı artan bir ilgi var çok şükür. Kitap fuarları tıklım tıklım. Fakat henüz bir seçicilik göremiyoruz. Lise ve üniversite yılları tam da kitap okunacak yıllardır. Bu yıllarda seçici bir okur olmayı başaran öğrencinin ileride başarılı olması işten bile değildir. Sistematik okumalar yapmayan okurların bu durumdan belli bir zaman sonra sıkıldıklarını müşahede ediyoruz.

Sıkılınca okumayı bırakıyorlar mı yani?

Ö.H.: Evet, bu olabiliyor. Çünkü alakasız okumalar belli bir zaman sonra hazımsızlık yapıyor. Kafası karışan okur bu durumdan rahatsız oluyor ve okumadan uzaklaşabiliyor. Okuma az ya da çok kafa karıştırır. Okuyan insanın okumayana göre kafası doğal olarak daha karışıktır. Ama bu karışıklığın bir sınırı olması lazım. Okudukça maddi ve manevi bütünlüğümüzü dağıtmak yerine bilakis toplamak, bir araya getirmek gerekli.  Ülkemizde çok okuyanların dağıtacağına dair bir kanaat var. Çünkü sade vatandaş çok olumsuz örnekler görmüş ve görüyor. Onun için Anadolu’da ‘çok dalma’ tavsiyesini sık sık duyarsınız. Aslında çok okumak değil yöntemsiz okumak kafa karıştırır. Bu tüpsüz dalmaya benzer. Vurgun yememek için dalarken de çıkarken de belli aralıklarla durmak, duruma uyum sağlamak gerekli. Durmadan kastım şu, devamlı okumak yerine belli aralıklarla müzakereler yapmak, yazı yazmak, günlük tutmak, sosyalleşmek, biraz da sokağa çıkıp hayatı okumak, insanları ve olayları okumak gibi faaliyetler… Aksi takdirde dört duvar arasındaki okumalar hazımsızlık yapar ve soluğu psikologda alıp içinizi kusarsınız. Bir de Türkiye’de okuyan kesimler maalesef gettosundan çıkmadan okuyor. Belli bir zaman sonra bazı konular sürekli tekrar ediliyor ve ezbere dönüşüyor. Sonra ülfet başlıyor. Sorular azalıyor. Bulmuş olmanın verdiği rehavet dinamizmi öldürüyor. Hâlbuki insan ‘öteki’yle temas ettikçe kendi fikirlerini daha olgun hale getirir. Fikirlerini hoyratlıktan kurtarır. Üslubunu törpüler. Bunun için okuma, temas kurma, aksiyon, seyahat, izleme, dinleme, tartışma ve hayata geçirme faaliyetleri eş zamanlı olarak icra edilmeli. Niye bazı teoriler uygulama aşamasında çöker? Çünkü dört duvar arasında üretilen teori ne ışığa, ne sese, ne rüzgâra maruzdur. Dolayısıyla sokağa çıktığı anda cilası gider, hemencecik pörsür. Bizim okumaya dair tüm derdimiz hayatla birliktedir. Hayattan beslendiği gibi hayatı da besler.

Okumaların ‘hareket’e dönüşmesinden bahsediyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Ö.H.: Okuyan bir insan için ‘hareket’, okuduklarını damıtma, ayıklama, tasnif etme, test etme, reddetme ya da kabul etme alanıdır. Aksiyon olmadan yapılan okumalar ispatlanmamış teorilere benzer. Sosyal bilimlerin deney odası hayattır. Müspet ilimlerle uğraşanlar için deney yapmak ne kadar önemliyle bizler için de yazı yazmak, dergi çıkarmak, kahvede, pazarda bir teyzeyle bir amcayla muhabbet etmek o kadar önemli ve değerlidir. Mesela natüralistlerin yazdıkları romanlar hem çok boyutlu hem de merak uyandırıcıdır. Çünkü realiteden beslenilerek yazılır bu tip romanlar. Her yıl kitap fuarı oluyor birçok kentte. Bir öğretmenin öğrencileriyle beraber bu fuara katılması tam da bahsettiğimiz durumdur. Siz bir fuara gitmek istediğinizde bir sürü prosedür çıkıyor karşınıza. Veli muvafakatnamesi, okula verilen izin dilekçesi, ilçe Milli Eğitimden gelecek olan izin, servisin ayarlanması, öğrenciden yol parasının toplanması, gidiş dönüş güzergâhının belirlenmesi vesaire. Ya da bir yazarı okulunuzda ağırlayacaksınız. Öğrencilerin ayarlanması, onların yok yazılmamaları için verilen dilekçe, yazarın karşılanması, uğurlanması, öğrencilerin yazarı tanımaları için önceden yaptığınız çalışmalar, salonun hazırlanması ve en önemlisi bu çalışmaları beraber yapabileceğiniz kafa dengi bir ekibin oluşturulması gibi dev (!) sorunlar çıkıyor karşınıza. Kısaca anlatmaya çalıştığım mesele şu. Dört duvar arasında kahraman olmak çok kolay. Harekete geçtiğiniz anda kıymet-i harbiyenizi ve kamet-i bâlânızı çok rahat görüyorsunuz. Önünüzdeki basit eşiklerin nasıl Everest tepesine dönüştüğünü bizzat yaşıyorsunuz. Alışınca kolay gelmeye başlıyor zamanla. Öğrenciler için de aynı şey geçerli. Mesela bizim okulumuzda öğrenciler fanzin çıkarıyor. Öğretmen arkadaşlar da onlara nezaret ediyor. Fanzin çıkarma süreci aslında çıkarılan fanzinden daha değerli. Çünkü işi yaparken bir sürü şey öğreniyorsunuz. Bu işe nezaret eden öğretmenlerle öğrenciler usta çırak ilişkisiyle irdeliyor bir çok meseleyi ve ortaya çok orijinal şeyler çıkıyor.

Diğer yöntemler?.. 

Ö.H.: Diğer bir yöntem ise bahsettiğim ilk iki yöntemin birleştirilmiş halidir. Hem derinlemesine hem de geniş bir alanda yapılan okumalardır ki hem derli toplu düşüncelerin oluşmasına fayda sağlar hem de az çok uzmanlaşmayı doğurur. Bu tür okumalara hem dikey hem yatay okumalar diyebiliriz.  Bir yazardan en az üç beş kitap okumak suretiyle azdan çoğa, dâhilden harice, bilinenden bilinmeyene, yerelden evrensele, enfüsiden afakîye doğru açılan bu okuma yöntemi sağlıklı fikir beyan etmede ve bir konuda müktesebat oluşturmada hayli önemli bir yöntemdir. Cemil Meriç, Nurettin Topçu gibi düşünce insanlarının bu tarz okumalar yaptığını biliyoruz.

Bu yöntem sayesinde geniş bir alanda derinleşiyoruz yani

Ö.H.: Evet doğrudur.

Diğer bir yöntem ise konu merkezli okumalardır. Bir daire düşünelim. Bu dairenin başlangıç noktası var mıdır? Varsa neresidir başlangıç noktası? Bir dairede aslında her yer başlangıç noktası olmaya uygundur. O zaman ne okuyacağına ve nasıl okuyacağına karar veremeyen bir insan bir konu seçip o konunun etrafını halka halka genişletebilir.  Benim okumalarımın temelini medeniyet, bilim, eğitim, terakki, Müslümanların dünü, bugünü ve yarını gibi konular oluşturuyor. Bakıyorum okuduğum kitapların hemen hepsi az ya da çok bu konularla ilgili. Başka bir arkadaşımız da başka bir konuyu ya da alanı seçebilir.

 Uzun zamandır kullandığım yöntemlerden biri de şahıs merkezli okumalardır. Üniversite birinci sınıfta kendime Akif’i merkez şahıs olarak seçmiştim. Edebiyatta bir merkez şahıstan bahsedilebilir mi? Göreceli bir durum. Bir başkası da Hamid’i seçebilir. Sonra Akif’i araştırmaya başladım. Akif’ten öncekiler, Akif’in devrinde yaşayanlar ve Akif’ten sonrakiler diye tasnifler yapmaya koyuldum. Bu yöntem sayesinde belli bir zaman sonra tüm devri Akif’in şahsında tanımaya başlıyorsunuz. Akif’in, Mithat Cemal’in evinde çekilen fotoğrafı sizi Hamid’e, Cenap’a götürüyor. O ona bu şuna derken bir de bakıyorsunuz ki bütün bir devrin insanlarını tanımışsınız. Önemli olan başlayabilmek. Bir merkez şahıs seçebilmek.

Son zamanlarda mekan merkezli okuma yöntemine yoğunlaştım. Kendime bazı merkez bölgeler seçtim. Şimdilerde Balkanlar yoğunlaştığım bölge. Yugoslavya dağıldıktan sonra ortaya çıkan devletler. Balkanların tecessüsümü adım adım Avrupa’ya, Rusya’ya açacağına eminim. Çünkü müthiş bağlantılar var. Başka biri de başka bir yeri merkez olarak seçebilir. Mesela bir arkadaşımız Mısır’ı merkez olarak seçse belki de Osmanlı tarihini Kavalalı’nın gözünden okuyacak. İhvan’ın gözüyle bakacak bir müddet dünyaya. Mısırdan bakacak Osmanlıya. Ya da bir arkadaşımız İran’a yoğunlaşsa meseleyi daha farklı yorumlayabilecek. Merkezin neresi olduğu hiç önemli değil. Avustralya yerlilerinin yaşadığı çölleri merkeze alın bu sizi kısa zamanda belki de koca bir sömürge tarihiyle yüzleştirecek.

Ülkemizdeki eğitim sistemi gençlere bir okuma disiplini kazandırıyor mu?

Ö.H.: Bunu söylemememiz zor. Az okuyan bir milletiz. Ama bu eksiğimizi dinlemeyle gideriyoruz az çok. Bizim milletimiz az okur ama iyi dinler. Hocayı, aydını, uzmanı, siyasetçiyi dinler. Hatta dinleme konusunda acayip seçicidir. Bu başka konu tabi… Öğrenciler okuma konusunda serbest bırakılmalı ama en azıdan bir takım yöntemler olduğunu ve okurken seçici olmanın ne demek olduğunu bilmeli. Bir de okuyan öğretmenin öğrencisi de okur. Öğretmen okumuyorsa nasihati de pek kâr etmiyor maalesef.

Biz okurların, öğretmenlerin, aydınların belki de en büyük problemi hayata, olaylara, dünyaya hep bize dayatılan pencereden bakmamızdır. Ya da kendimizi hayatın ve olayların merkezine koyup her şeyi etrafımızda çevirmemizdir. Belki de bakış açımızı biraz değiştirebilsek gözümüzün önündeki manzara bütünüyle şekil değiştirecek. Şöyle bir söz işitmiştim. ‘Vusülsüzlüğümüz usülsüzlüğümüzdendir diye.  Belki de yoğun okumalar yapmadan önce biraz yöntem üzerine düşünmek gerekiyor.

İmam Hatip öğrencileri nasıl okumalar yapmalı?

Ö.H.: İmam Hatip öğrencilerinin okumaya ilgili olduğunu görüyorum. Öğretmenlerin ilgisi nispetinde öğrencilerin ilgisi de artıyor tabi. İyi okur olan çok değerli arkadaşlarımız var. Biz öğrencilere illa da şunu oku demiyoruz. Ama madem burası İmam Hatip Lisesi o zaman dinini bilmeli bir öğrenci. Geçenlerde okuma saatinde bir öğrencim Kuran-ı Kerim okuyabilir miyim dedi. Tabi ki okuyabilirsin, ne demek dedim.  Temel dini konuların yanında edebiyata, sosyolojiye, tarihe, bilime, felsefeye dair eserler de okunabilir tabi ki. Şu an öğrencilerimiz arasında popüler kitapların, özellikle de romanların çokça okunduğunu görüyoruz. Onlar da okunsun. Ama Yunus Emre, Sezai Karakoç, Bediüzzaman, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi üstatları tanıyıp okumak da öğrencilerimize mutlaka farklı bir derinlik katacaktır. Bu arada yabancılar da okunabilir. Sadece Batıdan değil. Her taraftan. Japon edebiyatına dair araştırmalar var mesela son zamanlarda. Yine deneme, biyografi, otobiyografi, hatırat, gezi yazısı, şiir, makale gibi alanlara da kaymanın çok faydası olacaktır. Öğrencilik yıllarımda onlarca roman okudum. Pişman değilim fakat diğer türleri geç fark ettiğime yanıyorum şimdilerde. Mesela hatırat okumak roman okumaktan daha değerli şimdilerde benim için. Şiire meraklılar varsa İkinci Yeni’yi tanımalarını çok isterim. Biz taşrada okuduğumuz için İkinci Yeni’ye çok geç uyandık. Anadolu’da gelenek daha ön plandadır. O da güzel tabi. Ama şu an şiir dünyasında hala bu akımın yoğun tesiri var.

İstanbul’da olmak bir avantaj mı öğrenciler için?

Ö.H.: Kesinlikle bir avantaj. Türkiye’nin çoğu entelektüeli, yazarı, çizeri ya bu şehirde yaşıyor ya da bu şehirle sıkı bir irtibatı var. Taşradaki kardeşlerimizin televizyonda izlediği kişilerle siz sokakta, kütüphanede, kitap fuarında, konferansta çok rahat karşılaşabilirsiniz. Ama çoğu öğrencimiz maalesef bu nimetin farkında değil. Mesela her sene Sirkeci garında onlarca edebiyat, sanat, düşünce dergisi dergi fuarında bir araya getiriliyor. Muazzam bir çaba. Bu kahramanca çabanın aktörlerinden biri de yine bir öğretmen abimiz. Dört duvar arasından çıkmış bir öğretmen.

Ama İstanbul dışındakilerin böyle bir şansı yok.

Ö.H.: İstanbul dışında da çok değerli faaliyetler var aslında. Şimdi Anadolu’da da kitap fuarları, yazar-okur buluşmaları, konferans ve paneller tertip ediliyor. Erzurum’da, Konya’da, Maraş’ta Kayseri’de, Adana’da… çok değerli çalışmalar var. Geçenlerde bir arkadaşım Adıyaman’daki bir öğrencisinin Necip Fazıl’ın onlarca kitabını okuduğunu nakletti. Buna benzer onlarca güzel örnek var. Hiçbir şey olmadığını farz edelim. Ne yapacağız o zaman? Oturup bekleyecek miyiz? Fanzin çıkarmak için size lazım olan bir masa, üç beş öğrenci, bir dosya kağıdı ve fanzininizi çoğaltacağınız bir fotokopi makinesi. Tabi en önemlisi yüreğinizdeki sevda. Yıllar önce Erzincan’da çıkan bir fanzin şu anda İstanbul’da yayınına devam eden bir dergiye dönüştü. Hiçbir çaba boşa gitmiyor yani.

Çok teşekkür ederiz.  

Ö.H.: Ben teşekkür ederim.