Ölüm Gerçeğinin Düşündürdükleri

Çiçekler, öncekilerin solduğunu bilmez, yine açar. Bebekler, evvelkilerin öldüğünden habersiz, yine doğar.

Bir kudret, kâinatı böyle çevirir; bir hikmet, canlıları böyle sevkeder ve bir sır insanları böyle çalıştırır…

Arz küresi.. Misafir öğüten sofraya benziyor. Hem misafirler, hem de rızıkları o sofradan çıkıyor.. Sonunda her ikisi de ona dönüyorlar. Toprak ana, meyveleriyle beslediği insanoğlunu sonunda bağrına basıyor. Ve onu temel bileşenlerine çevrilinceye molekül ve elementlerine dönüşünceye dek öğütüyor. İnsan, daha dün bir sofra başındaydı. Bugün bir sofra olarak toprağa gömülüyor ve aslına inkılap edinceye kadar maddi bedeni mikroorganizmalarca işleme tabi tutuluyor..Daha dün sığırlar koyunlar onun için otluyordu, ağaçlar meyvelerini ona uzatıyorlardı. Güneş onun için doğuyor, dünya onun için dönüyordu. Toprak mahsullerini onun için veriyor, sular onun için akıyordu…

Ama şimdi o aziz misafir, göremediği mikroorganizmaların. önünde bir sofra gibi serilmiş. Bugün onunla beslenen böcekler de, bir süre sonra, ölümü tadıyorlar ve sonunda insan, tâ ilk noktasına, toprağa varıyor. Toprakta başlayan hayat, yine onda son buluyor…Garip bir sır, acip bir muamma… İnsan ölümün arkasında yatan bilmeceyi çözemedikçe, neden zevk alabilir? Onu ne tatmin edebilir?… Madem ki öğütüleceğiz, ilk hâlimize döneceğiz; o halde bu âleme niçin geldik? İnsan bu soruların cevabını bulamadan rahat edemiyor, hiç bir şey ona zevk vermiyor.

İnsan; düşünen, arayan, soran, merak eden bir varlık. Neyi merak edip, neyi araştıracağız peki? Ezelden ebede akan zaman nehri içerisinde varlıklar, başını taştan taşa vurarak adeta, bir meçhulden başka bir meçhule doğru akıp gidiyor. Bu zaman nehrinin içinde bir kabarcık misali akıp gidiyoruz. Bu nehrin bir gün bizi de ebed denizine boşaltacağından şüphe yok. Cebri bir sevkiyat var.

İnsan herşeyin aslını, neslini, hakikatını merak eden, arayan bir mahiyete sahip. Peki bu muazzam akışın sırrını, muammasını ve bilhassa kendisinin nereye gideceğini merak etmeyecek mi?

Nereden geldiğini düşünmeyecek mi? Biz düşünsek de düşünmesek de hadiseler değişmiyor.

Herkes ölüm Köprüsünden Geçmeye Mahkum! Evet, herşey doğuyor, büyüyor, kemale eriyor. Nihayetinde hayat vazifesinden terhis olup, tüm sevdiklerine veda edip dünyadan ayrılıyor. Mesela, baharı seviyoruz, fakat bizleri bırakıp gidiyor. Anne-babamızı, kardeşlerimizi, dostlarımızı seviyoruz. Onlar da durmuyor. Sevdiğimiz gençliğimiz ise bize “Allah’a ısmarladık” demeden, bırakıp gidiyor. Ve nihayet birgün kendimiz… sadece kendimiz mi dünya da kıyamet denen eceli tadacak.

Öyle ise bu gidişler nereye?.. Buna bir çare (cevap) bulmak icap eder. Sevdiği bir eşyasının kaybolmasına tahammül edemeyen insan, dünyalar kadar sevdiği şeylerin ve bilhassa kendisinin şu dünyadan gitmesine nasıl ilgisiz kalabilir?

Çünkü her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezara giren kendi dostları ve akrabaları gibi, kendisinin de o idamhaneye girmek keyfiyetidir. “ Mezarın bütün dehşetiyle ağzını açıp, bizi beklemesine karşı, dağdar olan kalbimize huzur sürmesi çekecek bir çare var mı acaba”?..

Her insan -eğer insanlığını kaybetmemiş, vicdanı tamamen bozulmamışsa- bunu derinden derine hissedecektir muhakkak”.

Her gün, şu dünya yüzünde yüzbinlerce insanın “El mevtü Hakkun” (Ölüm haktır!) hükmünü imzalayarak hayattan çekilmesi; ardı arkası kesilmeyen hadiseler, ilim ve fennin, bilhassa Astronomi ilminin gelişmesiyle ve “medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle” bu gaflet perdesi yavaş yavaş parçalanıyor, insanlığı sönmemiş herkes ölümün bu dehşetine karşı bir çare -ebedi bir hayat ve saadet- arayışına giriyor.

İşte tam bu noktada Kur’an imdada yeşiyor. Kendini fani, başıboş, yokluk karanlıklarında mahvolmaya mahkum zanneden insanlara şöyle müjde veriyor ve diyor:”Ey insan! Fenaya, ademe, hiçliğe zülumata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gititiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz fenaya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücudu-u daimeye sevk olunuyorsunuz. Zülumata değil, alem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve ve Malik-i Hakikinin tarafına gidiyorsunuz. Ve sultan-ı Ezeli’nin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, Vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz..”

12 Temmuz 2020