Okul Eğitimi İşe Yarıyor mu?

“Müslümanların eğitimi, yalnızca para kazanmaları için eğitimli genç insanlara açık olan şu veya bu meslek için, gerekli olan bilgi ve yeteneği ve geçici dünya hayatında rahat ve saygın bir biçimde yaşamayı sağlayan bir makamı elde etmek için olmamalıdır; meşhur bir hadiste de belirtildiği gibi doğan her çocuğun sahip olduğu İslâm fıtratını geliştirmeye önem verilmelidir. İlk ve en önemli görev bu fıtratın tohumlarını bu dünya tarlasına ekmektir ki öte dünyadaki sonsuz hayat için mutluluk ve güzellikle çiçek açması beklenen bahçede fidanları çıksın.”

—İslâmî Eğitim, s. 143

Öğretmenlik mesleğinin kökeni, Rabb’imizin kendini kullarına bildirmek istemesidir. Bu istek icabı, insanları ahsen-i takvimde, yani “kendisini bilebilecek” en güzel fıtratta yaratmıştır. “Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar…” hadîsinde de işaret olunduğu gibi, insan büyüdüğünde Rabb’ini tanıyan ve O’na iman eden bir yetişkin olabilmesi için gerekli olan her türlü fıtrî donanıma doğuştan sahiptir. O bakımdan, bir incir tohumunun ileride incir meyvesi vermesi ne kadar doğalsa, insanın da ileride iman-ı billâh meyvesi vermesi o kadar doğaldır.

Fakat Cenab-ı Hakk, insanı bu potansiyelle donatmış olmasına rağmen, onu yaratılışının başlangıcında aşağıların aşağısına bırakmış ve belli gayretlerle kendine özgü kemal noktasına ulaşmasını takdir etmiştir. Bu gayreti gösterebilmesi için ise, hem dış dünyada hem de kendi iç dünyasında gerekli her türlü tedbiri almıştır. Mesela iç dünyasına (fıtratına) şiddetli merak, hararetli muhabbet, dehşetli hırs, inatlı talep ve buna benzer şiddetli hisler yerleştirirken, dış dünyada ise bu hislerin yöneleceği güneşten yıldızlara, hayvanattan nebatata, hücrelerden kuarklara kadar sayısız âyet yaratmıştır.

Bu ilişkilerin sonuçta belli bir merkeze (Cenab-ı Hakk’a) yönelmesi için de insanın fıtratına doğumdan ölümüne kadar farklı şekil ve hâllere bürünecek olan bir acizlik ve fakirlik hissi konmuştur. Daha başlangıçta kendi başına yaşamakla ilgili büyük bir acziyet içinde olan çocuk, büyüdüğünde ise hâkim olamadığı her şeyden acizlik türetir; en çok da sonsuzluk özlemi ve geleceği bilme arzusu karşısında yenik düşer.

Fakat tek başına bu fizikî ve ruhî altyapı da yeterli olmaz. Cenab-ı Hakk, kendisinin “Kim?” olduğunu, tüm bunları niçin ve nasıl yarattığını, geçmiş kavimlerin başına ne geldiğini, gelecekte neler olacağını ve bu kaderî süreçte insanlardan tam olarak ne beklediğini anlatmak için ayrıca bir kitap göndermiş, o kitabın manasız bir kağıttan ibaret kalmaması için de onu ders verecek bir peygamber tayin etmiştir. Şayet peygamber olmasaydı ve insanlara Kur’an’ı bir din olarak hayatlarında yaşamayı öğretmeseydi, tek başına Kur’an, Mısır piramitlerinde bulunmuş ve yalnızca astrologların ve bilim adamlarının şifrelerini çözmeye çalıştığı gizemli bir kitap muamelesi görürdü.

Sonuç itibariyle, insanın ve tüm kâinatın yaratılmasındaki maksadın gerçekleşmesi, tamamen ilme (Kur’an’a) ve o ilmi öğretecek muallime (peygambere) bağlanmıştır. İşte bu nedenle, gerçek muallim dediğimiz kişi, Allah’ın varlığını ispat eden delilleri ortaya koyacak, Onun rahmetini kendi üzerinde yansıtacak, mahlûkatın çokluğu içinde birliğini ilân edecek, kâinatın tılsımını bildirecek, gizli isimleri tanıtacak, âyetleri tercüme edecek, rububiyetin güzelliğine ayna olacak ve insanlara nasıl kullukta bulunmaları gerektiğini öğretecek biri olmalıdır.

Muallimlik ya da öğretmenlik dediğimiz mesleğin özü, işte peygamberlikte mündemiç bulunan bu görevleri yerine getirmektir. Eğitim-öğretim adına önce ailede sonra okullarda icra edilen diğer görevler; örneğin çocuğa üstünü başını toplamanın öğretilmesi, eşyaların isimlerinin öğretilmesi, kendi zarar ve menfaatinin kavratılması, ona okuma yazma öğretilmesi, istidadına uygun alanlarda meleke kesbetmesine yardımcı olunması, hayat şartlarına intibak ettirilmesi gibi şeyler de çocuğu şahsiyet sahibi bir varlık olarak “marifetullah ilmi”ni öğrenmeye hazır hâle getirecek yardımcı eğitim-öğretim faaliyetleri olarak görülebilir ve dolayısıyla bunlar da kendi yerinde değerlidir. Ancak tüm bu çabalar eğitimin asıl hedefi olan iman-ı billah ile sonuçlanmıyorsa, eğitimden beklenen şey gerçekleşmiş sayılmaz.

Bu çerçevede baktığımız zaman, acaba bugün adına okul dediğimiz kurumlar ve elbette öğretmenler, bu işin neresinde? Çocuklarımıza gerçek bir eğitim verilebiliyor mu?

Doğrusunu söylemek gerekirse, bir zamanlar Said Nursi’nin yanına gelip “Muallimlerimiz bize Allah’tan bahsetmiyorlarlar” diye şikâyette bulunan lise talebelerinin durumu bugün de aynı. Dün gibi bugün de öğretmenlerin çok büyük kısmı, yıldızlardan gezegenlerden, insan vücudundan hücrelerden bahsederken —zihinlerinin bir tarafında bu “âyetler” üzerinden öğrenciyi Allah’ın varlığı, kudreti, hikmeti ve birliğine intikal ettirmek düşüncesi olmadığı için— sadece materyalist bir bakış açısıyla anlatmayı sürdürüyorlar. Az sayıdaki inançlı öğretmen ise, öğretilen müfredatta böyle bir “hedef davranış” tanımlı olmadığından rahatlıkla konu dışına çıkmakla itham edilebiliyor.

Bu temel sorunun sebebi, aslında şu anki okulların bir “laik eğitim kurumu” olarak kurulmuş olmalarından kaynaklanıyor. Bu kurumlar, 1920’li yıllara kadar varlığını sürdüren medreselere alternatif olarak kuruldu. Eğitimin temel amacı, hayat şartlarına hazırlamanın ötesinde, “insaniyet-i kübra” olan İslâmiyet’i özümsemiş bir insan yetiştirmek iken, bu kurumlarda başından beri son derece sığ bir “yurttaş yetiştirme” hedefi çerçevesinde eğitim öğretim faaliyetleri şekillendi. Bugün dahi, Türk Milli Eğitimi’nin temel amacı, “Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.”

Böyle bir hedefin yol açtığı en büyük yanlış, insanı kendi fıtratına (ilgi, istidat ve kabiliyetlerine) uyumlu ve onun üstüne tam oturan bir eğitimden yoksun bırakmasıdır. Çünkü eğitim hedefinin bir ulus devletin kendisine sadık personel yetiştirme endişeleri üzerinden şekillenmesi, otomatikman eğitimin otoriter bir karaktere bürünmesiyle sonuçlanır. Bu endişelerin etkili olduğu bir vasatta, insanın nasıl bir fıtratla dünyaya geldiği, temel ruhî ihtiyaçlarının ne olduğu, hangi konulara ilgi duyduğu, onun için hangi hedefe varmasının doğru olacağı gibi pek çok soru rafa kalkar. İnsanın fıtrî ihtiyaçlarının değil, devletin ihtiyaçlarının önemseniyor olmasıdır bu sonucu doğuran. Bu şartlar altında da eğitim insanların temel ihtiyaçlarının, kendi isteklerinin ve tercihlerinin bastırılarak devlete karşı sorumlu tutulduğu, en alt seviyede bir sevk ve idare (yönetim) sorununa dönüşür.

Nitekim, yurttaş yetiştirme hedefiyle eğitim o kadar sığ bir cendereye sokulmuştur ki, okullar modern eğitimin en temel iddialarından biri olan “hayat şartlarına hazırlama” açısından dahi bugüne kadar son derece başarısız bir performans sergilemişlerdir. Muallim Cevdet’in ta 1920’lerde —mektep ve medreseyi kıyasladığı ve medreselerin pedagojik olarak mekteplerden çok daha ileri düzeyde olduğunu ispat ettiği kitabında— itiraz ettiği üzere, “mektepler bizde mecburi eğitim marifetiyle zavallı öğrencileri makinesinin çarkları arasına alarak, kemiklerini kırarak her gün akşama kadar olmak şartıyla 10-12 sene onu hayattan, halk tabakalarından, aileden, ana babasının mensup olduğu sınaî, zıraî ve ticarî mesleklerden uzak tutan, 10-12 sene boyunca onun meleke kazanmasına mani olan ve okuldan ayrılınca da hükümete el açacak konuma iten” bir rol oynamıştır.” (Muallim Cevdet, Mektep ve Medrese).

Peki, günümüzde durum farklı mı? ABD New York’ta yılın öğretmeni seçilen John Taylor Gatto’ya göre, bugün de “öğrenciler tüm vakitlerini bir sindirme ve yıldırma havası içinde yönetilen okulda hiçbir faydası olmayan düşük kaliteli soyutlamaları ezberleyerek geçirdiklerinden dolayı, hayatın gerçeklerine olması gerektiği gibi uyum sağlayamamaktadırlar. Yine, okul eğitimi ve onun saçmalıklarıyla kapana kıstırılmış olarak harcadıkları zaman nedeniyle pasif, tasarım yapamayan, inşa edemeyen, tamir yapmasını bilmeyen, hatta hayatlarının bağımlı olduğu aletlerin çoğunun nasıl çalıştığını bile bilmeyen, yarım yamalak insan durumuna düşmekte ve bağımsız ruhlar olarak iş göremez hâle gelmektedirler. Ayrıca, bu sistemde öğrenciler devlet kademelerinde görev alacak sıradan kâtiplere dönüştürülmektedir” (J. Taylor Gatto, The Weapons of Mass Education).

Gatto, aynı kitapta, kitle eğitiminin böyle bir noktaya gelmesinin nedeni olarak da, ulus-devletlerin “kolektifleştirme mantığı”na işaret eder. Çünkü, “kolektifleştirmenin mantığı, her çocuğu kendine ait hissettiği takımyıldızından, özgün şartlarından, inançlarından, geleneklerinden, beklentilerinden, geçmiş tecrübelerinden, ailelerinden, doğal müttefikleri olan diğer çocuklardan koparma ve onlara üniform bir tip gibi davranma yönünde çalışmaktadır.”

Tüm bu tespitleri bir arada düşündüğümüzde, okulların (laik okulların) günümüzde insanların öte dünyalarını kurtarmayı bırakın —zaten öyle bir amaçları yok— bu dünyanın şartlarına bile olması gerektiği gibi hazırlayamadığı açıkça görülmektedir. Bu başarısızlık, sadece bizim ülkemizde değil, kitle eğitiminin yapıldığı her yerde aşağı yukarı benzer düzeylerde yaşanmaktadır.

Kanımca bu duruma, geleneksel eğitim metotlarının kökten reddedilmesi, laiklik-modernlik algıları ve ulus meydana getirme endişeleriyle eğitimin bütünüyle devletin ellerine bırakılmış olması, eğitimin mecburi tutulması ve öğretmenlerin de bu sistem içinde “ilim sahibi” vasfını yitirerek bakanlığın eline tutuşturduğu müfredatı uygulamakla yükümlü “teknik eleman” düzeyine indirilmiş olması yol açmıştır.

Öyleyse, başta öğretmenler olmak üzere eğitim camiasının daha özgür düşünebileceği ve hareket edebileceği bir ortam oluşturulması adına, devletin eğitim üzerindeki ağırlığının hafifletilmesi, önümüzde halledilmesi gereken en önemli meseledir. Bu da Tevhid-i Tedrisat kanunun mutlaka gündeme gelmesini ve devletin esnek eğitim anlayışlarını teşvik eder bir pozisyona çekilmesini zorunlu kılmaktadır. Eğitimle ilgili diğer konular, zannederim, bu adımdan sonra daha rahat konuşulabilir hâle gelecektir.

Ömer Baldık