Nurettin Topçu ve Maarif Davamız

Rapor 

  1. Nurettin Topçu eğitim politikalarını belirleyen ve yürütenlerin güttüğü maarif dâvasının sadece teknik bir dâva olduğunu söyler. Bütün mektepler fen mektebi olma yolundadır, milli mektep de bu yüzden can çekişmektedir (TOPÇU, 1997: 12). Lise öğretiminin bir ihtisasa doğru yürütülmesi zamanı gelmiştir. Bunu kabul etmezsek yetiştireceğimiz nesiller iki gruba ayrılacak: Üniversite mezunları, lise mezunları. Koca bir memleketin, bir ziraat memleketinin bütçesinin hemen yarısını kendilerine tahsis edeceğimiz bu iki zümreden birinciler kuvvetli ve değerli tavsiyelere yapışarak emredecek ve her kağıdı imzalayacaklardır. İkinciler ise, çok sıkıntı ile buldukları bir kapıdan içeri girecek ve ömür tüketeceklerdir (TOPÇU, 1997: 118). Bu eksenden bakılınca lise eğitimi yeniden düzenlenmelidir. Liseler meslek adamı yetiştirmelidir. Üniversitelerden eczacı, kimyacı, laborant, hemşire mezun etmeye son verilmelidir. Üniversitenin görevi meslek adamı yetiştirmek değildir.
  2. Muallim, maarif dâvamızın yapıcı ve en esaslı unsurudur. Liselerimizin en iyi mezunlarını sıkı disiplinli şartlar altında altı, sekiz veya on yıllık tahsile tâbi tutmalıyız. Üniversite mezunlarını doğrudan doğruya muallim kadrosuna almak hatalıdır. Lisanstan sonra muallim olmak için bir imtihanı da vermenin şart koşulması lâzımdır. Türk muallimi, yarınki Türk mektebinin ve yarınki Türkiye’nin temel taşıdır.

Onlar, Gazalîlerin, Necmüddinlerin, Akşemseddinlerin irfan ve iman çocuğu olan gazilerdir (TOPÇU, 1997: 103). Üniversiteler bilim ve düşünce üreten merkezler olduğu için üniversite eğitimi süresi doktorayı da ihtiva edecek şekilde on yıla çıkarılmalıdır.

  1. Herkesin üniversite okumasına yönelik eğitim felsefesi terk edilmelidir. Üniversite Batı’da manastır ve katedral okullarının verdiği eğitimi yetkinleştirmek için kurulmuştu. Bilim adamlarının lonca tipi bilgi örgütlenmesini ifade ederler. Bilgi epistemik bir cemaatte üretilir; okul bir bilgi cemaatidir. Bir bilgi cemaati oluşturabilmek için önce talebenin çoğaltılması değil, bilginin çoğaltılması gerektiği izahtan varestedir.
  2. Üniversiteler medeniyetimizin âkil adamlarından olan İbn-i Sina gibi hem filozof ve hem hekim; İbn-i Rüşd gibi hem kadı ve hem filozof; Hacı Bayram gibi hem müderris ve hem mürşid-çiftçi olabilmelidir. Topçu, millet ve mukaddesat ruhunu aşılaması lâzım gelen günümüz mektebi bizim değil, demektedir. Topçu’ya göre bir buçuk asırdan beri Arap aşısından uzaklaşarak Garp taklidine özeniyoruz. Memleketimizde genç ruhlara sunulan herşey, program, kitap, metot, hepsi garbın aktarma malıdır. Hattâ, mektep binalarımız bile yok. Benliğimiz, kültürün bu mâbedinde henüz şahsiyetini kazanmamıştır (TOPÇU, 1997b: 12). 5. Üniversitede eğitim çift anadalda yapılmalıdır. Filozof doktorlar, matematikçi hâkimler, coğrafyacı mühendisler, tarihçi mimarlar… olunmalıdır.
  3. Medeniyet kendi tekniğini üretir ilkesi gereğince kendi metafiziğimize ait teknik üretimine geçilmelidir. Teknik kendi kültürümüzden doğmuş olacaktır: Bu tabiatın zaruretidir. İkinci zaruret, kültürümüzün çocuğu olan tekniğin, kültürün ötesine geçmesi, onun hakimiyetini tanımış olmasıdır (TOPÇU, 1998: 20). Tekniğimizi kendimiz üretmeliyiz. Hz. Nuh’un teknolojisi gemi idi ve kavmi tarafından anlaşılmamıştı. Teknik başka kavimlere tasallut vasıtası değildir. İman ehlinin Allah’a kaçış araçlarının üretimi tekniğin konusudur.
  4. Meslek odaları okullar açmalıdır. Meslek odalarının açtığı okullardan mezun olanları devletin sahiplendiği pazarların sahibi yapmak boynumuzun borcudur. Bu ülkede varolmanın yegane müsebbibi bu topraklara has iktisadî ve ahlâkî nizamın tesisidir. Milletimizin alın terinin ürünlerinin alınıp satıldığı pazar inşa edilmeden hürriyetten söz edilemeyecektir. Bizim kendi bünyemiz için dokuyacağımız yeni iktisadî nizâm, şu vasıfları taşıyacaktır: Devlet programı, devlet teşebbüsü ve devlet kontrolüne dayanan köylünün emeği ile çalışan, kârına köylüyü ortak yapan [cemaatçi] sistem. Ana unsur olarak fabrika amelesini değil, işlettiği toprağın asıl sahibi olan toprak işçisini, yani köylüyü alacaktır. Ticaret hayatında ise loncaların yeni görüş ve ihtiyaçlara uygun olarak canlandırılması lâzımdır (TOPÇU, 1997b: 150). Meslek loncaları yeniden inşa edilmelidir. Devlet memurlarının memuriyetten ticarete geçmelerine engel olunmalıdır. Nasıl ki bir taksi şoförünün öğretmenlik yapabilmek için, eğitim alması, liyakatini ispat etmesi, eğitimini tamamlaması ve atamasının yapılması gerekmektedir; aynı şekilde öğretmenin de fırsat ve vakit bulduğunda taksi şoförlüğü yapması için mesleğinden istifa etmesi, meslekî eğitim alması, odaya kayıt yapması, vergi mükellefi olması, “mesleği yapabilir” ruhsatı alması gerekmelidir. “Dâva bir milletin kalkınması, işsiz bir millete iş bulma dâvasıdır” (TOPÇU, 1997b: 150).
  5. Meslek adamlarının ticari hayatta varlıklarını koruyabilmek için dünya kapitalizminin haçlı orduları gibi Anadolu’ya yayılan AVM ve zincir mağazalar sisteminin reddedilmesi gereklidir. “Anadolu’nun çocuğu da Avrupa’da bugün yaşayan fert ve zümrelerin keyfi uğruna sürünmekte ve yarınına ağlamaktadır. Bu büyük yağmada her milletin eli var. Lâkin bunların arasında en belalısı Yahudi bankerinin ve sermaye sahibinin elidir. Her yerde milletleri istedikleri gibi olmaktan alıkoyan (…) işsiz zümrelerdir (…) Anadolu, Avrupalının zehirli elinden kurtulup kendi mâzisinin ruhî kuvvetlerini tekrar canlandırarak onu kendi iktisadî yapısının hâkimi yapmalıdır. Bütün Asya için durum aynıdır. O zaman Avrupa’da ve Asya’da insan hayatını değerli yapan iş ve iş ahlâkı doğacaktır” (TOPÇU, 1997b: 222). “Ticaret hayatımızda görülen gelişmenin istikbâl için nasıl bir tehlike olduğunu bir cümle ile ifade edelim: Küçük üretim yapan bir millet, büyük ticaret pazarına dökülmüştür. Şunu da ilave edelim, sanayii de pek az bir şeydir. Bu ticaret dizginlenemezse, az zamanda cemiyetin hayatını sömürür. Bu üretici bir gün pazarın ancak küçük satıcısı olacaktır, tıpkı parya gibi. İşte İstanbul kaldırımları: Bolu’nun aşçısı, Kastamonu’nun kadayıfçısı, Kayseri’nin pastırmacısı, Niğde’nin hamalı ve zerzavatçısı, İnebolu’nun kayıkçısı, Rize’nin fırıncısı, Eğin’in kömürcüsü ve kasabı, nihayet Darende’nin dilencisi… Bunların hepsi, kahramanlıklarla fethedilen Anadolu’dan İstanbul’a hicret etmiş, kendi toprağında iş bulamayan sahipsizlerdir ve burada, Anadolu’ya yabancı vatanlara, dinlere, dillere bağlı zümrelerin medeni hizmetkarlığını yapmaktadırlar” (TOPÇU, 1997b: 258).
  6. Kentler küçültülmeli, meslek şehirleri kurulmalıdır. Osmanlı’da tatbik edildiği gibi iskan politikası güdülmeli, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya asgari onbeş şehir inşa edilmelidir. “Beşyüz senelik İmparatorluk yalnız bir büyük şehir ortaya çıkarsın! Bu akıbeti önceden bilecektik. Günün birinde sanayi hayatı ne hal alacaktır? Bunu da şimdiden kestirebiliriz. Yüzlerce köy halkı iş sahasından mahrum, kahvelere tıkılmış, yurt dışına çalışmaya gitmek için sıra beklerken parti münâkaşalarıyla ömürlerini geçirsin ve yüzlerce köyün üretim kaabiliyeti büyük şehrin bir gazinosu kadar da olmasın! Cemaatin yarınki halini bu sahnenin temaşasından çıkarmak mümkündür. Şehirleri dolduran sahipsiz çocukların sayısı artarken, kültür dernekleri bile, turizm, spor, müsabaka ve sair işlerle uğraşsın!” (TOPÇU, 1998: 38). Kentlerde rant peşinde yeni bir asalaklık tezahür etmektedir. Kentleşme mülkiyeti ele geçiren tamahkârları, Anadolu köylüsünü sömüren ticaret sultanlarına çevirmiştir. “Yeni İstanbul’da, Ankara’da, durmadan ve istismarı hak sayan bir kaderi sömürürcesine, apartmanlar yapılıyor. Bu şehirlerde bir apartman yaptıranın geçim dâvası bununla hallediliyor; artık o insanın ve bu insan sürüsünün çalışmaya minneti yoktur” (TOPÇU, 1997b: 258).
  7. Kentleşmeyi durdurmak gerekmektedir.

Kentleşme, otomobil ideolojisini kışkırtmakta, toplumu otomobile göre dizayn etmektedir. Üniversite otomobil ideolojisine karşı koyamamaktadır. Bu ideoloji köylülüğü tasfiye etmekte, kırdaki üretimi yok etmektedir. Anadolu demiryolları ile birbirine bağlanmış şehirler ve köylerle coğrafyasını balık ağı gibi yeniden dizayn etmelidir. Anadolu insanı sanayileşme sürecinin saldırıları altında binek hayvanını tahayyülünden silmiş durumdadır. Teknolojinin durdurulması gerekmektedir. Kur’an’da “Kudretimizi kullanarak kendileri için değerli nice nice hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Biz o hayvanları onların iradesine boyun eğdirdik. Bir kısmını binek olarak kullanabiliyor, bir kısmının da etlerini yiyorlar. Onlar için bu hayvanlarda daha birçok faydalar ve içilecek (süt)ler var. Bütün bunlara rağmen hâlâ şükretmeyecekler mi?” (36 Yasin 71-75) ayetinin tahakkuku sanayileşme süreciyle imkân dışı kılınmak istenmektedir. Kentler hayvan, bitki, iklim tahayyülümüzü bozmuştur. Bilgi tabiattan hareket ettiği iddiasına rağmen tabiattan kopmuştur.

  1. Üniversiteye giriş imtihanı kaldırılmalıdır. Zanaatkârlar yetiştirmelidir. Köylüleri aydınlatmak, ziraat yapmak gerekir. Köylüye ve esnafa ideal aşılayan muallime muhtacız. Topçu şöyle diyor: “Hayatın her sahasında ailede, alış verişte, hukukta, siyasette, sanatta ve ahlâkta mektebe muhtacız. (…) Zanaat adamının mektebi yok. Sanatımız ve ahlâkımız mektep tanımıyor” (TOPÇU, 1997: 56). Meslek eğitimi liseye çekilmelidir. Üniversite hocası sınav kağıdı okumamalıdır. Topçu şöyle sorar: “Muallimden başka hangi sınıf insan, cemiyetin ideal hayatının, ruhî idaresinin sahibi sayılabilir?” O’na göre “Üniversite profesörlerimiz köy çocuğunu okutmaya başladıkları zaman memleket kurtulacaktır.” Bulgar papazı nasıl köy köy dolaşarak Bulgar köylüsüne hem muallim, hem doktor rolünü yapmak suretiyle milletin bir benlik içinde kurulmasını temin ettiyse, bizim, hem de bir kısmı bugün Avrupa’da okumuş olan münevver gençliğimizin Anadolu çocuklarına kim olduklarını ve niçin yaşadıklarını tanıtmakla başlayarak, hem de yedi yaşındaki çocuktan işe başlamak suretile, medeniyet kurucu insan kabiliyetlerini aşılamaları en mukaddes vazifedir. Çünkü köylerimizin bilgili bir ziraat memuru ile namuslu bir doktora olduğu gibi tam manasıyla bilen, Anadolu’yu ve onun dünya içindeki yerini tanıyan tam kültürlü muallime ihtiyacı var (TOPÇU, 1997: 59).
  2. Akademi dili Türkçe olmalıdır. Osmanlıca akademide zorunlu kılınmalıdır. Batılı yabancı dil eğitiminin zarureti reddedilmemekle beraber her toplumun kendine mahsus düşüncesinin kendi dili ile kendi tarihine nüfûz etmekten beslendiği gerçeği unutulmamalıdır.

Üniversitelerde Arapça, Farsça, Kürtçe öğretimi Osmanlı devri yazı dilinin Türkiye’deki ve tüm dünyadaki belgelerinin yeniden elden geçirilmesini amaçlamakla beraber din birliği olan kavimlerin ülkü birliğini tesis edecek ortak kavramlarını geliştirmenin de peşinde olmalıdır. 13. Mesleki eğitimle toplumsal üretim ve örgütlenme tarım ve hayvancılığa, zanaatkârlığa yönlendirilmelidir. Coğrafyanın tamamının, insan varlığımızın [eli iş tutan] bütününün üretim ve istihdam için yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Topçu, köylerin kent lehine boşalması, coğrafyanın insansız kalması, üretimin tamamıyla sanayileşmesi sürecinden muzdariptir. “Son yıllarda köylerinde işsiz kalan halk, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere akın etmektedir. Anadolu halkının, adetâ kucağına atılır gibi, buralara koşması, trenle diğer motorlu vasıtaların lûtfunun eseri oluyor; artan nüfus köylerde barınmaktan hoşlanmıyor. Az emekle kazanç sağlanan, hem de sineması, eğlencesi bol şehirlere yerleşmek istiyor. Son yıllarda insan akını o kadar arttı ki bunlar için müstakil iş sahası kalmadığından işportacılıkta ve yapı işçiliği ile fabrikalarda çalışmaya başladılar. Köydeki aile yıkıldı, İstanbul’da aile ve ahlâk nizamı bozuldu bunlar işsiz kaldı; işsizliğe rağmen, bunların tekrar köylerine ve toprağa dönmeleri kabil olmuyor. Çünkü, bir defa büyük şehirlere alışmışlar ve onun sefaletine söz vermişlerdir. Kalabalığa karışanın kendi isteğiyle köyün tenha hayatına dönmesi zordur. Büyük şehirlerin havasında, fahişe gibi zehirleyici bir taraf vardır. Onun tuzağına düşenlerin artık kurtuluşu olmaz; ruh değerlerini, ayaklar altına alacak kozmopolit bir hayata kendi kendimizi şimdiden mahkum etmek istemiyorsak, ilk tedbir olarak köy ve kasabalarda halkı refaha ulaştırıcı geniş iş sahaları hazırlamamız lâzımdır. Aynı zamanda, kasabalarda köylerde, yaşama şartları kolaylaştırılmalı, büyük şehirler, bu imkanlardan mahrum bırakılmalıdır. Şehir halkından alınan birçok verginin köylüden alınmaması lazımdır. Memleketimizin esaslı geçimi büyük sanayi heveslileri ne kadar gayret gösterirlerse göstersinler, her halde topraktandır. Ruh ve ahlâk değerlerimizi canlı tutacak olan anamız tabiata, üstündeki insanı dost yaşatan güneş altında çalışma, yarınki Türkiye’nin de temel geçimini teşkil edecektir. Anadolu’da Nizamülmülk’ün yaptığı, toprağın çalışana eşit paylaştırılması esasına, âdaletle ve üstündeki insanın köle veya ırgat olmayarak çalışabilme esasına dayanacak bir toprak reformunun yapılması şarttır. Toprak ve mukaddesat dostu olmayan bir proleter sınıfının, hayatımızı istilasından korkalım. Yarınki Türkiye’yi, bir madde cehennemi yapmaktan çekiniyorsak, bugünden, büyük nüfuslu şehirlerin etrafını, büyük fabrikaların bacalarıyla süslemeye özenmemeliyiz. Onun yerine, köylüye evinde çalışma imkanını veren el tezgahlariyle, kasabalıyı küçük şehirleri terke mecbur etmeyen imalathaneleri çoğaltmalıyız.

Fabrikalar, imalathaneler halinde parçalanmalıdır. Esas dava, Anadolu’nun insanını, birinci derecede toprağa bağlamak, sanayi sahasında çalışan elleri de, fabrikaya muhtaç duruma sokmamak olmalıdır” (TOPÇU, 1997c: 105- 108).

  1. Köyler sahipsiz bırakılmamalı, köy hayatına bir nizâm verilmelidir. Topçu, Batılı sanayileşmenin büyüttüğü kentleşme ile Doğulu zorbalığın mengenesi altında sıkışmış köylülere yeni bir ses olmuştur. “Anadolu bugün XX. asrın zaruretleri karşısında kendi dertleriyle başbaşadır. Anadolu’nun toprağı otuzbeş milyona yakın insaniyle beraber XX. asrın iktisadî zaruretleri karşısında, bugün bir hayatî mücadele sahnesi halindedir. Bir yandan büyük şehirlere boşalan hayat damarlarının kuruttuğu köy varlığı, köylerden çekilip giden hayat faaliyeti ve çalışma, yaşama imkânları kırküç bin köyün yirmi milyon insanını âdeta dünya hayatının ücra bir kenarına fırlatıyor; öbür yandan, Batı’nın büyük sanayiine el açan millet iktisadı, onun kahredici cenderesi altında buhrandan buhrana sürüklenmektedir. Kâh isimsiz bir dağ yamacında, kâh bozkırın bağrında barınan kırküç bin köyün feryadını karşılayacak olan, artık ne şehirlerin büyük kazanç muhterisi sanayiciler, ne de derebeylik devirlerinin artığı olarak kalan vicdansız ve kabiliyetsiz zorba ağaların her devrin siyasetine âlet olan şımarık çocuklardır. Bize bir millet iktisadı lâzım” (TOPÇU, 1997: 145). Köye bir nizâm düşüncesi Hz. Peygamber (sav) devrinde uygulanmış ikta ve Osmanlı devrinde tatbik edilmiş tımar sistemi ile toprağa can suyu vermiş, elinin emeği ile geçinmeye razı Müslüman gazilerini sulh zamanında coğrafyada adil bir dünya tasavvuru ile hareket etmeye yöneltmişti. Köyler nizâm duygusunu kaybetmekle sanayiinin saldırısı karşısında yenildiler.
  2. Aileyi toplumun temeli kılacak yeni bir ideali oluşturmak muallimin vazifesidir. Kadına ve çocuğa aile içindeki kimliği verilmelidir. Topçu, bu iki kimliğe bir nizam vermekten bahseder. “Kadın hürriyeti, kadını yalnız bıraktı. Cemiyette fertlerin ve zümrelerin karşılıklı sahip oldukları mesuliyet duygusunun inkârından ibaret bir anlayışa bağlanan bu fikir, hakikatte kadını yapabileceği bir çok şeyler üzerinde kabiliyetsiz hale getirmekten başka bir şeye yaramadı. Çocuk hürriyeti, çocuğu sokakta ve nihayet yalın ayak, şehirlerin büyük caddelerinde sahipsiz bıraktı. Bunlar hürriyet değil, ruhumuzu kullanma cehdini kaybetmek, hayata hizmet fedakârlığını çok görmek ve böylelikle insanı, serazadlığa, iptidaîliğe, şuursuzluğa, yani nizâmsızlığa terketmektir. Bu, her tarafa sıçramak isteyen dümensiz hayatın şuura karşı koymasıdır. Medeniyet, işte bu hayatı dümenleyen, ona lâyık olduğu en feyizli ve yaratıcı istikâmeti gösteren şuurdur. Bir kelime ile, medeniyet, nizâm demektir (TOPÇU, 1997: 172). Aileyi nasıl, yeniden toplum içinde lâyık olduğu yere koyabiliriz, toplumun en küçük birimi kılabiliriz? Bu ancak annenin kimliğini ona iade etmekle mümkün olacaktır. Her anneye çocuk başına nakdi ödeme (ör: 350 TL) yapılmalıdır. Çocuğunu yetiştirdiği sürece de emeklilik primi ödenmelidir. Anneler yalnız kendi çocuklarını yetiştirmiyorlar, onlar yarınki Türkiye’nin emekçi, üretken, ahlâklı, imanlı nesillerini büyütüyorlar. Anneler çocuk yetiştirdiği sürece babalar da işsiz kalmayacaktır. İşçilere ödenen ücretler de, sigorta primleri de artacaktır. Üretmeden tüketme peşindeki        nesillerden      aile      ile kurtulacağız.
  3. Her mahallede anne okulları kurulmalı ve 3-5 yaş arası çocuklarla annelerini yetiştiren, Kur’an eğitimi veren merkezler oluşturulmalıdır. Topçu’ya göre maarifin temeli İslâm’dadır. “Milli mektebimiz ne medresedir ne de çeşitli kozmopolit unsurların karışığı olan bugünkü mekteptir. Müslüman Türk’ün mektebi, maarif, metafizik ve ahlâk prensiplerini Kur’an’dan alarak Anadolu insanının ruh yapısına serpen ve orada besleyen, insanlığın üç bin yıllık kültür ağacının asrımızdaki yemişlerini toplayacak evrensel bir ruh ve ahlâk cihazı olacaktır” (TOPÇU, 1997: 12).
  4. Her okulda mahalle sakinlerinin yararlandığı kütüphaneler kurulmalı, araştırma yapma imkânı verilmeli, üniversite mensuplarının mahalle sakinlerine ders vermelerini mümkün kılan programlar oluşturulmalıdır. Okullarda aileleri eğiten aile danışmanları, sağlık taraması yapan doktorlar- sağlık hizmetlileri istihdam edilmelidir. Milletin parasıyla inşa edilmiş okullar çocuk-genç-yaşlı demeden yine millete hizmet etmelidir. Okulların yaz tatillerinde kapalı olmasına karşıyız. Okullar yıl boyunca üç sömestr eğitim vermeli, isteyen talebenin iki senede üç sınıftan mezuniyeti sağlanmalı, çalışan ve kendini yetiştiren talebenin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Okullarda gasilhaneler kurulmalı, talebeler hayatın gerçeği olan ölüm ile temas etmeli, isteyen talebeye cenazenin defin süreci öğretilmelidir. Okullarda düğünler yapılabilmelidir. Sohbet mekânları oluşturulmalı, mahalle sakinlerinin dertlerini konuşabilecekleri toplantılar düzenlenmelidir.
  5. Fütüvvet felsefesi ile toplumun yeniden tanışması gerekmektedir. Küçük esnaf, zanaatkâr, çiftçi örgütleri kurulmalı ve bu örgütlerin ahlâkî esasları kayıt altına alınmalıdır. Ahlâkî zaafları olan meslek ve ilim adamlarının bilgi üretimine itibar edilmemelidir. Bu gibilere fütüvvet ahlâkının gereği yapılmalıdır.

Yarınki Türkiye okullardan      yeni     bir        kimlik bekliyor.

  • TOPÇU Nurettin,         Türkiye’nin      Maarif

Dâvası, Dergâh Yayınları, 1997 – TOPÇU Nurettin, Yarınki Türkiye, Dergâh Yayınları, 1997b

  • TOPÇU Nurettin, Ahlâk Nizamı, Dergâh Yayınları, 1997c
  • TOPÇU Nurettin, Kültür ve Medeniyet,

Dergâh Yayınları, 1998

 

Türkiye Akademisyenler Platformu

Nurettin Topçu ve Maarrif Davamız Masası Raporu

Modaratör: L. Bergen