KURAN BİLİMİ KURTARDI

Danimarka’da yayımlanan ve özellikle gençler tarafından çok sevilerek takip edilen popüler bilim dergisi, Illustreret Videnskab’ın Şubat 2004 sayısında Lars Due Arnov imzasıyla yer alan “KUR’AN BİLİMİ KURTARDI” adlı makale, bir Danimarkalı’nın gözünden İslâm Dini’nin bilime yaptığı katkıları anlatmaktan öte, bilime kaynak teşkil ettiğini ve bugün hayatımızı kolaylaştıran, astronomiden tıbba.. her sahada, sahip olduğumuz bilgi birikimini İslâm’a ve Müslüman bilim adamlarına borçlu olduğumuzu gözler önüne seriyor.
Arnov, yazısının başında, özellikle 11 Eylül olaylarından sonra ‘bir terör kaynağı’ gibi gösterilmek istenen İslâmiyet’in, bu haksız ithamlara asla lâyık olmadığını vurgularken, bir Batılı olarak, Avrupa’ya, İslâm’a duymaları gereken gecikmiş minnettarlığı da hatırlatıyor.

İsteğimizi kırmayarak Metni Danimarkaca’dan Türkçeye tercüme eden Bekir Şahin’e teşekkürlerimizi sunuyoruz. Prof. Dr. Osman Çakmak

“KUR’AN BİLİMİ KURTARDI”

LARS DUE ARNOV

(Illustreret Videnskab, Şubat, ‘04)

Tercüme: BEKİR ŞAHİN

BUGÜN BATI’DA BİRÇOK KİŞİ, İslâm Dünyası’ nı Fundemantalistlikle (kökten dinci) itham ediyor. Halbuki Ortaçağ, Avrupa için kapkaranlık bir dönemi temsil ederken, İslâm Dünyası bilim ve medeniyetin parlattığı yepyeni canlı ve aydınlık bir dünya içindeydi. Yeni din İslâm, inananları Allah’ın tabiattaki hikmetlerini ve eserlerini araştırmaya teşvik ediyordu. Esasen bugünkü bilimin temelinde İslâm bilimi vardır.

1100 YILINDA Sabit adında Müslüman bir doktor, bir şövalyenin ayağındaki çıbana bakmak üzere Hırıstiyan baronun Kampına çağrılır. Sabit, kendi metodlarıyla yarayı sarar ve hasta tam iyi olmaya başlamışken, bir Fransız doktor çıkagelir, Sabit’i bir kenara iter ve şövalyeye şu soruyu sorar: “Ne istersin? Bir bacakla yaşamak mı yoksa iki bacakla ölmek mi?” Sonra da büyük bir baltayı kaldırıp, şövalyenin bacağına indirir. İlk vuruşta bacak tam olarak kopmaz, ikinci denemede ise paramparça olur ve Şövalye o anda can verir.

Müslüman Arap doktor kafasını sallayarak şu sözlerle kampı terk eder: “Bu Hırıstiyanların tıp bilimine kafası ermez.”

Bu hikâye Avrupalıların ve Müslümanların ortaçağdaki ilişkilerini gösteren çok çarpıcı bir örnektir. Bu iki kültür birbirlerine karşı aşırı bir şüphe içindeydi. Çünkü her iki dinin taraftarları da, gerçek dini, kendilerinin temsil ettiklerine inanıyorlardı.

Bu gergin ilişki, Avrupa’da Müslümanlar hakkında çesitli hikâyelere neden oldu; Avrupalılar Müslümanları düşüncesiz katiller olarak görürken, Müslümanların nazarında Avrupalılar, ilkel ve vahşî mahlûklardı.

İki taraf da abartılı görülebilir. Ne var ki Müslümanların Avrupalılar hakkındaki düşünceleri gerçeğe daha yakındır. Müslüman doktor Thabit’in Hıristıyanların kampını ziyaret ettiği dönemde, İslâm Dünyası olağanüstü bir kültürel gelişme içindeydi. Bu gelişimi sağlayan şüphesiz Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya ve Avrupa’ya kadar genişleyen yeni din, İslâm’dan başkası değildi.

Bu altın çağda (900–1300) İslâm medeniyeti, Avrupalılardan çok daha ileride bulunuyordu. İslamlar bilimin her dalında gündemin belirleyicisi durumundaydılar.

Ortaçağ Avrupası’nda bilimin gelişimi, kilise tarafından sıkı bir şekilde kontrol altındaydı, yeniliğe âdeta göz açtırılmıyordu. Meselâ vücûtta anatomik araştırmalar yapmak dinen caiz değildi, yasaktı. Halbuki o çağlarda, İslâm doktorları, astronomları ve matematikçileri bilimde çok önemli adımlar atmışlardı. Ne yazık ki şimdi ‘Batı’ biliminin İslâm âlimlerinin düşünce ve fikirlerinden doğduğunu, Batı medeniyetinin onun üzerine kurulduğunu çok az kişi biliyor ve kabûl ediyor.

KÜLTÜR SİLAHTAN DAHA GÜÇLÜYDÜ

İslâm biliminin zirvede olduğu 900’lü yıllarda, İslâmiyet geniş bir dünya coğrafyasına hâkimdi. Peygamber’in [asm.] vefatından (632 yılı) hemen sonra başlayan fetih harekâtı dalga dalga yayılarak birkaç yüzyıl içinde Batı’da Kuzey İspanya’ya kadar ulaşmıştı.

İslâmlar savaşta da olağanüstü başarı gösteriyorlardı. Bu başarıdaki asıl etki askerlerin savaşçı özelliklerinden çok, bu yeni din ve medeniyetin silah ve kuvvet yerine inanç ve kültüre dayanmasıydı. Diğer din ve kültürlerin aksine İslâm, korku ve terör ile değil, sevgi ile gönüller üzerine taht kuruyordu.

Ortaçağda Hırıstiyanlık dini, halk üzerinde baskı aracı olmuştu. Farklı düşünenlerin üzerine ateşle ve terörle gidiliyordu. İslâmlar ise farklı fikir, din ve görüşte olanlara bile tam bir hoşgörü anlayışı ile yaklaşıyorlardı. Bu yüzden, bir çok bölge silah zoru olmadan, kendi istekleri ile İslâm hâkimiyeti altına girdi. 711 yılında büyük İslâm komutanı Tarık, ordusuyla Cebel-i Tarık boğazından İspanya’ya geçtiğinde, fetih ve cihat aşkı ile dolu İslâm askerleri bekledikleri direnişi görmediler. Hatta bazı bölgeler İslâm askerlerini birer kurtarıcı olarak karşıladı. İslâm medeniyeti dünyadaki yerini bu şekilde sağlamlaştırırken, İslâm’ın getirdiği prensiplerle Müslümanlar ticaret hayatında da, hamle üstüne hamle yapıyor, halk zenginlik ve servet içinde yüzüyordu.

İslâm medeniyetinin en önemli şehirlerinden birisi olan Güney İspanya’daki Kurtuba’nın nüfüsu, 950 tarihinde 500.000 kişiden oluşuyordu. O dönemde şehirde 600 tane cami, sayısız hamam ve çeşitli kütüphaneler bulunuyordu. Halifeye ait şahsî bir kütüphanede bile 400.000 adet kitap vardı. Şehrin bütün yolları parke taşı ile döşeli olduğu gibi, geceleri sokak ve caddeler aydınlatılıyordu. Halbuki gaz lâmbasının kullanıma girdiği 1800 yıllara kadar batı Avrupa’nın büyük şehirleri hâlâ karanlık içindeydi.

BİLİM HALİFELERİN PRESTİJİYDİ

Zengin iş adamları, prensler ve halifeler çevrelerinde hep küçük gruplardan oluşan bilim adamları ve filozoflar bulundururlardı.. Bu büyük bir prestij ve onur anlamına geliyordu. Bilimin böylesine itibar ve teşvik görmesi, yetkili çevreler tarafından takdir edilmesi, yaygınlaşmasının başlıca sebebiydi ve bilim, teknolojinin gelişimini hızlandırıyordu. Sanat ve mimarî güzellikleri yanında, bağ ve bahçelerle donatılan cazip bilim metropolleri doğuyordu. Bilim ve araştırma için gerekli alt yapı ve kütüphanelerle donatılan bu şehirler bilim adamlarının akınına uğruyordu. Bağdat, Kahire, Kurtuba gibi ve daha bir çok şehir önemli bilim merkezleri haline gelmişti.

Büyük âlimler kütüphanelerde ve davetli bulundukları evlerde, gece gündüz bilim problemlerini tartışırlardı. Halife el-Me’mun, 800’lü yıllarda Bağdat’ta ‘Bilim Evi’ adında (Beyt-ül Hikme) bir akademi kurdu. Burası gerçekten bir bilim ve araştırma akademisiydi. Burada eğitim görenler unutulmaya yüz tutmuş eski Bizans ve Doğu Roma’dan kalma eserleri Arapça’ya çeviriyorlardı. Bu tercüme faaliyetleri olmasaydı bu eserlerin yok olmaktan kurtulması ve bize kadar ulaşması mümkün olamayacaktı. İslâm biliminin gelişmesine en önemli katkılardan birisi bu tercüme faaliyetleriydi. Kadîm bilim, kaldığı yerden daha ileri bir noktaya bu şekilde fırlatılmış oldu.

Ama asıl ateşleyici unsur, inkılapçı ruha sahip bilim adamlarının 800 yıllarda başlayan Kur’an’ı bilimsel gelişme çerçevesinde ele alması ve onu yorumlamasından doğuyordu. Bu değişimci ve yenilikçi kişiler, insanî tercihlere ve insan aklına şüphesiz büyük önem veriyorlardı. Ama ondan daha önemlisi Kur’an’ın bilime gösterdiği büyük ilgi ve teşvikti. Çünkü Kur’an, sürekli olarak inananları merak etmeye ve düşünmeye çağırıyordu. Her şeyin araştırılmasını, doğadaki olayların mekanizmalarının ve sırlarının incelenmesini en ince ve en ileri şekliyle istiyordu.

Kur’an’ın mesajlarını doğru okuyan ve yorumlayan bilim adamları ve düşünürler, bilimin bu altınçağında, bilimi ve aklı, dinî akidelere karşı görmüyorlardı. Aksine, bunlar dünyayı anlamanın gerekli yoluydu. Allah’ın büyüklüğü ve gerçek varlığı bu şekilde anlaşılabilirdi.

Müslümanlar, Hıristıyanlık ve Yahudilik dinini reddetmiyor aksine, İslâm’ı bu dinlerin ileri ve gelişmiş şekli olarak görüyorlardı.. Diğer dinlerin mensuplarına da, genel anlamda çok esnek ve yumuşak davranıyorlardı.. Bu serbest bilim ortamında sadece okumuş Hıristiyan ve Yahudileri değil, başka din ve inançlara sahip insanları da bünyelerine almışlar onlarla işbirliği içinde çalışıyorlardı. Çeşitli ülkelerden, çeşitli ırk ve dinlerden olup İslâm ülkelerinde bir araya gelen araştırmacılar ve bilim adamlarının iletişiminde aracı dil Arapça idi. Arapça zamanın dünya ve bilim diliydi. İngilizcenin bugünkü konumuna sahipti.. Böylece İslâm ülkeleri, bilimin ve büyük bilim adamlarının toplandığı bölge oldu. Bu işbirliğinden inanılmaz ilginç sonuçlar ortaya çıkıyordu.

İBADET ASTRONOMİ GEREKTİRİYOR

Matematikçi el-Harizmî’nin (770-840) ortaya koyduğu sayı sistemi Matematikte yeni bir çağ başlatıyordu.. Harizmî’nin matematik alanında neşrettiği küçük bir kitap büyük bir devrim yaptı ve yeni bir dönüşüm başlattı. ‘Hiç’i temsil eden ‘sıfır’ rakamını keşfetmişti. Bu sayı sistemi şimdiye kadar kullanılan tüm sistemlerin en üstünüydü.

Sayı sistemi, bizim bugün bildiğimiz arap sayı sistemi, bir inkılaptı. Çünkü akla gelen bütün rakamlar ifade edilebiliyordu artık. Kullanımı çok kolaydı. Avrupa’lı iş adamları çetin Roma rakamlarıyla baş etmeye çalışırken, İslâm dünyası kalem ile hesaplarını kolayca yapıyorlardı

Sayı sistemi esasen Hindistan’da da biliniyordu. Ama Harizmî sayı sistemini çok daha ileri noktalara götürdü. Daha da önemlisi, İslâm dünyasına tanıttı. Bu Araplar için normaldi, çünkü Araplar İran, Hindistan, Çin ve eski Yunan’dan bilim ve düşüncelerini bir araya getiriyor, bilim ve fikirlerini katarak çok ileri seviyeye çıkarıyorlardı.

Müslüman ilim adam ve araştırmacıları astronomiye büyük ilgi duyuyordu. Matamatiğin ilerlemesi astronomi için kritik öneme sahipti Günde beş kere Mekke’ye doğru namaz kılabilmek için Güneş ve Dünya’nın konumlarının bilinmesi önemliydi. Müslümanların hangi ülkede olursa olsun Kâbe’ye yönelmeleri namazın şartlarındandı.

Bu dinî motivasyon zamanla astronomi içinde büyük keşiflere yol açtı. Mesela Dünya’nın çevresi ve arz derecesinin uzunluğu keşfediliyordu. İslâm astronomi bilim adamları bu bilimi bir sisteme bağladılar her şeyden önce. Rastgele gözlem yapmıyorlar, göğü sistematik olarak izliyorlardı. Çeşitli yerlerde öyle gözlemevleri kuruldu ki bunlar ilerde gelecek modern astronomi için birer örnek teşkil edecekti.

İslam bilginleri Ptolemeus’un (tahminen 120-180) Güneş ve yıldızları dünya etrafında döndüren dünya merkezli modeline şüpheyle bakıyorlardı. Ptolemeus’un hesaplarındaki yanlışlığı ve çelişkiyi ispatlayarak yeni bir model ortaya koydular. Güneş merkezli şu andaki Güneş Sistemi modelinin Polanyalı Kopernik’e (Copernikus, 1473-1543) ait olduğunu biliriz. Halbuki bu konudaki asıl çalışmaları İslâm âlimleri yapmıştı. Kopernik’in hesapları ile İslâm âlimlerinin hesapları arasında o kadar benzerlik vardır ki bazı tarihçiler Kopernik’in, hesaplarını İslâm âlimlerinden aşırdığını söylemekten kendilerini alamıyorlar.

KEDİ BAĞIRSAĞINDAN AMELİYAT İPİ

En büyük İslâm bilimi kuşkusuz tıp bilimiydi ve ortaçağda Müslüman bilim adamları, Avrupalı meslektaşlarından çok çok öndeydi. Daha 10. asırda doktorlar kol ve bacak kesebiliyorlardı ve yaraları kedi bağırsaklarıyla dikiyorlardı. İslâm doktorları kırılmış burnu tedavi edebildikleri gibi 1000’li yılların sonlarında göz doktoru el-Mevsilî katarakta karşı tedavi yöntemi bulmuştu. Bu, içi delikli küçük iğnelerle gözden zararlı maddeleri emme tekniği idi. Bu teknik 1846 yılında Fransız doktor Blanchet tarafından yeniden keşfedildi.

İslâm tıbbı insan bedeni üzerine araştırma ve deney yapmaları ile çeşitli hastalıkları birbirinden ayırdetmeyi ve onları tedavi etmeyi başarıyordu. Mesela doktor El-Razî (825- 930) ilk olarak çiçek hastalığını teşhis etmis ve tedavi altına almış. Ve 1200 lü yıllarda Mısırlı doktor İbn ül-Nafis (1213 –1288) akciğer sistemini buldu ve ögrencisi İbn al-Kuff kılcal damarları buldu. Böylece modern tıp biliminin temeli tek başına atılmış oluyordu.

İslâm dünyasının en önemli doktorlarından birisi İbni Sina’dır (980-1037). İbni Sina, Bizans, Hindistan, Arap ve diğer Asya milletlerinin tıp bilimini bir araya getiriyor ve daha önemlisi kendi buluşlarını bunlara ekliyordu. İbni Sina tıp biliminin en büyük eserini “el-Kanun fıt-Tıp” adıyla yayınladı. Bu kitap 1700 yıllarına kadar Avrupa’daki tüm büyük üniversitelerin temel ders kitabıydı. Hatta hâlen bazı yerlerde meselâ Pakistan’da bugün bile kullanılmaktadır.

Bugün bildiğimiz modern hastane sistemi de İslâmlardan gelmedir. 1100 yıllarında Bağdat’taki Adudî hastanesi büyük ün kazanmıştı. 24 doktorun çalıştığı Adudî hastanesi, bügün bildiğimiz modern bir hastane gibi çalışıyordu. Burada öğrenim için kullanılan salonlar ve yine büyük kütüphaneler vardı. Akıllı ve yetenekli gençler burada öğrenim görmek için uzak diyarlardan ve tehlikeli bölgelerden seve seve geliyorlardı. Adudî hastanesi öyle bir etki oluşturdu ki zamanla İslâm dünyasında yerden çiçek çıkar gibi hastaneler ortaya çıktı. Bunlardan en büyüğü Kahire’deki bir hastaneydi, burada hemen her türlü hastalığın tedavisi mümkün oluyordu. Yaklaşık 1000 kişilik yatak kapasitesi vardı; neredeyde Danimarka’nın halihazır en büyük hastanesi Righospital gibiydi.

İslâmların icatları ve bilimsel buluşları şüphesiz çok önemliydi. Ama belki de ondan daha önemlisi bilimsel araştırma metodunu bulmaları, bilime sistematik bir anlayış getirmeleriydi. İslâmlar bilimsel test ve denemeleri gelişigüzel olmaktan kurtarmış sistematik şekle ve düzene sokmuşlardı. Bugün olduğu gibi tüm nesneleri/olayları sınıflara ayırıyor, bilimsel tartışmalar akıl ve mantık metotları ile yürütülüyor; bilimsel kuşkuculuk ve sorgulama çerçevesinde ele alınıyordu. Bu tartışma ve araştırmalardan çıkan tüm bilimsel sonuçlar özenle ve dikkatle Müslümanların 700 yıllarında kullanmaya başladıkları kağıt üzerine kaydedilerek kalıcı hale getiriliyordu.

Avrupalılar, İslâm bilim ve düşüncesi ile 1200 yıllarında İspanya‘yı ele geçirmeleri ile tanıştılar. 1100 yıllarında Toledo’nun başpiskoposu Don Raimundo, bir grup dil uzmanı rahibi Arapça bilimsel eserleri Latinceye çevirmekle görevlendirdi.. Castillien Kralı X. Alfonso (1258-84) döneminde bu tercümeler daha da hız kazanmıştı.

SINIRLAMALAR BİLİMİ BOĞDU

İslam bilim eserleri Hırıstiyanlar tarafından Arapça’dan Latince’ye çevirilirken bilimde yaşanan altınçağ da yavaş yavaş solmaya yüz tutuyordu.. 1200’lü yılların sonlarında geri gidiş süreci başladı. Bilim adamları bu gerilemenin nedenini tam olarak bilmiyorlar. Bir kısım bilim adamı bilimdeki duraklamayı ve gerilemeyi İslâm’ın gerçek yorumları yerine kısmen dogmatizme dayalı şahsî görüşlerin hakim hale gelmesine bağlıyor. Şahsî istibdatlar, Kuran’ın düşünceye tanıdığı olağanüstü özgürlüğün önüne geçiyordu. Bilimin ilerlemesinin en büyük amili olan Kur’an’ın mesajları artık sınırlı bir şekilde yorumlanmaya başlamıştı. Çeşitli dinî kılıflar altında bilimsel yorumlara bazı yasaklar ve sınırlamalar getiriliyordu. Bazı bilim adamlarına göre ise bilimin zayıflamasında ana neden, savaş ve iyi gitmeyen ekonomiydi. Kana susamış Moğollar İslâm devletlerinin Doğu kısmını harap ediyorlardı ve felâket 1258’de Bağdat’ın saldırıya uğramasıyla ve soyulmasıyla geldi. (Benzer felâket Endülüs Emevî devletinin başına da gelmişti-çevirenin notu) Aynı zamanda savaş, vergi ve devlet tekelciliği ticaret ve ekonomiyi boğuyordu. Tarihçi İbn-i Haldun’un 1300 yıllarında dediği gibi, “Vergi yükseldiği ve kazanç yok olduğu zaman, ekonominin kültüre katkısı da yok olur.”

İslâm dünyası solarken Avrupalılar için bilim kapıları açılıyordu. İslâm eserlerinin batı dillerine çevrilmeleri Avrupa’da Rönesansın başlangıcı oldu. Avrupalılar sadece bilimi öğrenmekle kalmadılar, kendilerini her sahada bir dönüşümün içinde buldular. Bunlardan belki de en önemlisi İslâm biliminin, Hıristiyan âleminin kiliseye ve dünyaya bakışını değiştirmesiydi. Bu yeni düşünceler bilimi dinden ayırdı ve bu da modern bilimin 1700 yıllarında yeşermesinin ana unsuru oldu. İslâm’da bilimin altınçağı 700 yıl önce zayıflamıştı. Ancak bildiğimiz şey bu gelişmeler bilimi kurtardı, Avrupa’nın uyanmasına, bilimin bugüne taşınmasına vesile oldu.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1183