KUANTUM VE SONSUZLUK

Prof. Dr. Osman Çakmak

Zaman,  adına ömür dediğimiz doğumdan ölüme kadar  geçen ve bir  nabız gibi atan “anların”  arka arkaya dizilmesi mi?  Veya saat ve takvim cinsinden bir şey mi?  Her ne anlama gelirse gelsin, bizleri  ihtiyarlatan  ve ölüme doğru sürükleyen zamanın taşıdığı sırlar en fazla ilgimizi çeken konulardan birisi olmaya devam ediyor.

  Çok küçüklerin dünyasına inme serüveninin başladığı 1930’ların başında, bilim adamları, artık maddenin ‘temel taşlarını’ bulduklarını sanmışlardı. Max Planck (1858-1947)’in 1900’de Kara Cisim ışıması üzerine çalışırken ışığın “kuantum” dediği enerji paketçiklerinden oluştuğunu bulmasıyla  yeni bir dönem başlamıştı: Kuantum dönemi.

Planck ölçeği denen 10-33 (10 üzeri -33) santimlik uzay kesitlerine kadar inildiğinde. maddenin bu   kesitçiklerden geçen enerji enerji dalgalarından örüldüğü anlaşıldı. Yani aslında madde kum gibi tanecik temeline değil, rüzgar gibi dalga temeline dayanıyordu Taneciklerin sonunu getiremeyen kuantum fiziği, maddenin tanecik biçimindeki yapıtaşlarından oluştuğu fikrini değiştirmişti. Kuantum teorisine göre, maddenin temeli kuantum enerji paketlerinin titreşimlerinden oluşuyordu.  Maddesiz, vücutsuz bir enerji denizinde yaşanan manyetik titreşimler halinde doğuyor;  doğduktan sonra da biraz yukarıda fotonu ve diğer parçacıkları oluşturuyorlardı. Yerinde duruyor gibi, görünen her şey,   hayal bile edemeyeceğimiz  titreşimleri, fırtınaları, uçuşmaları saklıyordu.      

Elektronun Sırrı

Elektronun Hareket tarzıyla ilgili ilk açıklamaları Danimarkalı  fizikçi Niels Bohr yapmaya çalışmıştı.  Acayip davranışları belirince de Broglie,  dalga demeye başladı elektrona  Bu açıklamalar pek kimseyi tatmin etmiyordu aslında.   Erwin Schrödinger 1926’da, de Broglie dalga teorisini  matematiksel denklemlere dönüştürdü. Bu hesapların uygulamaları  hayli şaşırtıcı  sonuçlar  çıkarıyordu..  Elektron gibi  tüm küçük cisimlerin davranışlarını,  yeni keşfedilen “kuantum dalga denklemleri”  belirliyordu.

Elektronun tavırları ile  ilgili  fizikçi Gerard’t Hooft’un dedikleri  insana çok garip geliyor.  . “Ancak elektronlar için durum tamamen farklı. Onların davranışı bir sır perdesi arkasında saklanmış gibidir. Öyle görülüyor ki elektronlar aynı anda değişik yerlerde bulunabiliyorlar. Elektronlar sanki bulut gibi, dalga gibi davranıyorlar. Bu hiç de ihmal edilecek bir şey değil. Yeterince hassas deneyler yapılırsa, tek bir elektronun, birbirlerinden oldukça uzak yörüngeler üzerinde aynı anda hareket ediyormuş gibi davrandığı gösterilebilir.”

Sonra alışılmış kavramlar, yani   bir X ya da Y noktasında bulunmak  yerine elektronun  “durumundan” söz etmenin daha doğru olduğuna karar verildi. Yani, yalnız “X” ya da “Y” durumunda da bulunabilirdi elektronlar.. Bu,  bir çok yerde aynı anda bulunabileceği anlamına geliyordu elektronların. Zaten  hassas deneylerle  birbirlerinden oldukça uzak yörüngeler üzerinde aynı anda hareket ediyormuş gibi davrandığı belli oluyordu elektronun. Buna  “kuantum dalga denklemleri” dedik.. Madde ise, aynı anda nasıl  “farklı” yerlerde gözleyebiliyorduk.  

Evrende ve çevremizde neye bakarsak, akla gelebilecek her şeyin element denen atomlardan kurulu olduğunu görürüz. Elementlerin hepsi de proton, nötron ve elektron üçlüsünden meydana gelir. Daha altta ise kuarklar var. Bunların altında ise leptokuarklar bulunuyor. Neticede kuvvet alanları, gravitino, rişanik bozon, fotino, gluon, süper simetri parçacıkları ile tek noktaya iniyorlar. Böylece, kendisini maddede dört farklı kuvvet halinde ortaya koyan madde ötesinin kapısına dayanılıyoruz. Varlıkların temelde tek bir özden oluştuğu,  atom altı dünyada  çok daha  belirgin hale geliyor.

Hilbert Uzayı

Evrenimiz Planck uzayıyla küçülmekte   daha doğrusu enerji –kuant dünyası Planck uzayı ile sonlanmakta idi. Ama bu bitişten sonra yeni bir uzayla karşılaşmaktayız.    Planck’ın altında bu  mini-mini mekâna  keşfedenin ismine izafeten  Hilbert uzayı adı verildi.  Hilbert Uzayı, evrenin en küçük aralığını ifade eder. Henüz keşfedilmemiş, bilinmeyen varlıkların mekanıdır.    Hilbert uzayında sonlu sandığımız bir boyut, birden sıfırın ötesine (bir tünele) geçerek sonsuzlaşır.  Burada artık kuant (madde) biter ve soyut madde  başlar. Buradaki enerji de “sonsuz öz enerjidir” ve bu evrene kuantlaşarak, (uzayını büyüterek) çıkar.  Atomun  10 43 -10-32  cm aralığında olup bitenleri bizlere Hilbert Uzayı açıklar. Teorik fizikçiler bu zaman aralığına”Kuantum Gravite” adını vermişlerdi. Soyut bir mekanı andırır.

Hilbert uzayına izafeten anlatılan özellikleri  şu şekilde özetleyebiliriz: Bu uzayda, zaman ve bilinç gibi soyut boyutlar oluşur. Oraya evrenimizi teşkil eden Tardyonların (madde parçacıklarının) negatifi olan Takyonlar hakimdir.

 Kuantların asıl özü Hilbert uzayında gizlenmiştir ve orada noktasal enerji paketçikleri değil; bir esîrî bütün olarak dururlar. Böylece merak ettiğimiz maddenin nerede bittiği ve    ötesindeki soyut maddenin nerede başladığı sorusuna da cevap bulmuş oluruz.  İşte bu sınır  David Hilbert tarafından bulunan Hilbert uzayıdır. 

Süper Uzay

Tabi merak edilen Hilbert Uzayının daha altında ne olduğudur.  Bilim Hilbert uzayının altını da sorgulamış oradan “Süper Uzaya” ulaşmıştır.  Sıfırdan küçük, tek boyut, tekillik bölgesi olarak düşünülür burası.   Burada her şey hem gerçek hem sanaldır.  Süper Uzay,   kıpır kıpır kaynayan bir  dinamiktir.  Bu bir kuantum vakumunun topolojik durumunu ifade eder. Süper uzay, bir okyanusun üzerindeki köpükler misali tüm evreni bir dantel gibi işler.   Işın-dalga boyutun frekanslarını birbirlerine göre var kılarak  tüm maddesel yapıyı meydana getirirler

Fizik denklemleri bize zamanın küçüle küçüle en küçük zaman aralığı    olan    10-43 saniyelik dilimine kadar küçüleceğini ve artık bu değerden de daha küçük bir zaman aralığının evrende bulunamayacağını haber verir.  Evrenin yaratılmasının en başında  yani 10 üssü (-43)  saniyenin altında  [mesela 10 üssü (-10000) saniyede  planck ölçeğinin trilyarlarca kez daha] zaman öyle küçüktür ki, bu boyutta artık mekan boyutları  yerine soyut uzayları, sıfırdan küçük sayıları kullanmalıyız. İşte bu mesafenin altında kalan Süper uzayın   açıklamasını John A.  Wheeler yaptı ve  bu uzayın malzemesi ve dolgusu “Kuantum köpüğü” nü önerdi.  Kuantum köpüğü  Planck mesafesi çapında (10 üssü  -33) soyut ile somut arası sınırda  Planck çapında bir malzemedir ve evren bu dokudan meydana gelmiştir.    Buna göre “kuantum köpüğü” evrendeki maddenin en temel birimi olarak karşımıza çıkmaktadır.    

Diğer taraftan  evrenimiz, yaradılış patlamasına (Bigbang) dönersek, maddenin yaratılış serüveninde bu köpükle karşılaşmamız gerekir.  Yaratılışta  iki tip muhteva ve tutarlılıktan söz edilir.    Birincisi, maddi cisimler, ikincisi göremediğimiz kuvvet alanlarıdır. Büyük patlamada açığa çıkan toplam enerji  varlıklar ve alanlar olarak ikiye ayrıldı. İkincisi, yani alanlar, sanal evreni (soyut evreni) oluşturdu..  

Evrenimizin dört temel kuvveti “big bang”sırasında bitişik ve tek kuvveti. Bu tek parçacık, soğudukca ufalandı, super simetrik parçacıklara ve geonlara ayrıldı ve Süper uzay meydana geldi. Aslında 11 boyutun var olduğu ve her şeyin ondan yaratıldığı kabul edilen süper simetri parçacıkları kadim esir anlayışı ile de bir uyum  sağlamaktadır.  Böylece ilk yaratılan ve her şeyin ondan yaratıldığı kabul edilen süper simetri parçaları yani esir maddesi dolayısıyla sadece süper simetri parçalarından meydana gelen Süper Uzaydır.  

1933’lerde Fritz Zwicky galaksileri gözlerken, galaksilerin göründüğünden on kat daha kütleli ve ona eş değerde hızla seyrettiğini keşfetti. Galaksiler görüldüklerinin on katı kadar görünmeyen “karanlık madde” vardı.  Halen, karanlık maddenin tam olarak ne olabileceği konusunda çok çeşitli görüşler vardır. Bir grup bilim adamı ise, karanlık maddenin, evrenin başlangıç dönemlerinde oluşmuş, bize garip gelen niteliklere sahip taneciklerden oluştuğu kanısında…  Evren genişlerken karanlık madde birbiriyle etkileşmeye girişti ve kütlesini kazanmaya kenarlardan açılarak yeniden bağlanarak anafor hareketleri yapmaya başladı. Bu olaya “Süper Uzay Topolojisi” denilmektedir.

Süper uzayda kuantlar noktalar halinde değil sonsuza dek uzayıp giden iplikçikler halindedir. Buna “Süper Sicim” durumu denmektedir. Çoğu matematiksel olarak ispatlanan bu görüşler,   evrenimizin “dışında” “soyut” kaldığından  sınanamamakta ve denenemektedir.  Bu yarı soyut mekan “0” vektörüdür ve aynı zamanda da Hilbert Uzayının merkezidir.  

BU açıklamaların ışığında  Süper uzay, evrenlerin, varlıkların içinde yeşerdiği geliştiği bir tarla olarak düşünebiliriz. Çünkü orada    her an hareketli tünellerden her türlü şey başlar, biter ya da yeniden kurulur.   Evrendeki sonsuz ihtimalin tamamı burada yer alır.  Nasıl insan hayalinde her türlü şekli, modeli, düşünceyi kolayca oluşturabiliyorsa  süper uzay da evrenin hayal dünyası gibidir. Her şey önce orada oluşturulur. Eğer her şeyin orada bir misli ve yansıması oradadır. Bu evrende her şeyin örneği oradadır.   

İlgimizi çeken nokta Süper Uzaya izafeten bulunan ve yüklenen görev ve özelliklerin, yedi alemden birisi olan “misal alemi” ne karşılık gelmesidir.  Yaratılış sırlarına eserlerinde  geniş yer veren alemdeki sırları Kuran’ın ışığında keşfeden  Bediüzzaman’a göre    misal alemi   kâinatta cereyan eden her olayın, her sevap ve günahın şekil giydiği bir âlemdir.  Hem ruhlar alemiyle hem de şu görünen alemle ilgisi bakımından   bir köprü alemdir.   Nur Külliyatında insan hayalinin bu âleme misâl olabileceği nazara verilir. Hayalde her şeyi kurabildiğimiz gibi misal alemi de kainatı doldurup her şeyin oluşturulabildiği bir alem olduğu vurgular.  Misal alemi, madde alemini mana alemine bağlayan bir köprü olarak niteler.  Berzah kelimesinden anlaşıldığına göre, nasıl toprak sudan daha katı, taştan daha latif ise, âlem-i misâl de şu görünen âlemden daha latif, ama ruhlar âleminden daha kesiftir.

Alemi misalin insandaki bir yansıması hayal alemidir.Her gün uyku ile   ışıktan bedenimizle misal aleminde geziyor, bu alemin her türlü şekle girmeye kabil özelliği ile rüyalar görüyor, yada bu alemin tüm alemleri ayna gibi yansıtan misalini bulundurduğundan başka alemleri de orada seyredebiliyoruz.

Mealen alacağımız   Bediüzzaman’ın açıklamaları ile süper uzayın misal alemi olabileceği daha iyi görünmektedir:   Ruhların şu alemde bedenlere misafir olmaları gibi, onların bu alemde giydikleri suretlerine benzer bir suretleri de misal aleminde hasıl olmakta, ortaya çıkmaktadır. Ruhlar aleminden gelen feyizler bu cisim alemine doğrudan değil alem-i misal vasıtasıyla ulaşıyorlar.

Buna göre insanın madde bedenine benzeyen ruh ile ceset arasında köprü   “misali beden” bulunmaktadır (bknz. İkinci Beden Gerçeği, sayfa…). Kirlian fotoğrafı ile yada    duru görü sahibi insanlarca gözlemlenen işte bu   misali bedenler olduğunu   söyleyebiliriz. Eğer süper uzay misal alemine karşılık geliyorsa, misali bedenlerin süper uzayla ilişkisini ve o yapıdan oluştuklarını düşünebiliriz.  Nasıl toprak, su, havayı ilahi icraatına bir tarla ve ortam yapmışsa latif  ve nurani varlıklar için de Süper uzay ortam oluşturmaktadır. Örneğin  enerji ve ışın  varlıklar için (örneğin ışın bedenimiz)  bu ortamdan “beslenmekte” hayat ve can almaktadır.    

Bediüzzamanın da dikkat çektiği   “feyizler misal alemi vasıtasıyla   gelmekte” ifadesi  doğu mistik öğretilerini bina ettikleri hususların misal alemi ile ilgisini  de hatıra getirmektedir.  “Evrensel enerji”,  “hayat enerjisi” ve   “insan çakraları”, “meditasyon” gibi olguların    esasen süper uzayla olan ilişkilerinin ve kanunlarının öğrenilmesi   ve sözkonusu enerjilerin  “düşünce” ile yönlendirilmesi ve kullanılmasıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz.   Esasen “biyoenerji” ve “ruhsal şifa” olayları ve daha bir çok benzer hadiselerin  misali beden – süper uzay (misal alemi) ilişkisine dayandığını düşünüyoruz.  Ama ne varki İslami kaynaklı olan şifa, keramat ve feyz ile  diğerlerini ayırt eden noktanın birisinde manevi boyutu ve ruh (takyon), söz konusu iken diğerinin   sadece esirî ışın-enerji boyutundan ibaret kalmasıdır.


Takyonlar –

Hiçbir şey ışık hızını aşamıyor kabul ediliyordu.  Ne varki  Gerald Feinberg ve George Sudarshan    bu kabulü sorguladılar.  1960 yıllarında ayrı ayrı yürüttükleri çalışmaları sırasında, aslında izafiyet teorisinin ”hiçbir şey ışıktan hızlı hareket edemez” demediğini fark ettiler.  İzafiyet teorisinin dediği şuydu aslında.   ”Hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket için gerekli ivme kazanma sürecini tamamlayamaz”. Konuyu daha iyi kavramak için   Einstein’ın ışık hızı konusundaki sonuçlara nasıl ulaştığını hatırlayalım: Özel izafiyet, hareketli bir cismin kütlesinin,  ivme kazandıkça kütlenin  arttığını gösterir. Cisim, ışık hızına ulaştığında, kütlesi sonsuza ulaşır. Fotonların (ışık parçacıklarının) ışık hızında yol alabilmelerinin tek gerekçesi başlangıçta kütlelerinin sıfır olmasıdır. Diyelim ki  bir uzay aracını   ışık hızını aşması için itiyoruz. Ancak bu sonsuzdan da büyük kütleye sahip olması anlamına geliyor ki, açıkcası imkansız bir şeydir.    Feinberg’ le Sudarshan  şöyle düşünmüşler  :” Diyelim ki, ışık hızının  öte yanından   yola çıkıyoruz ,  Yani bir cismi, saniyede 300.000 Km/Sn yapmak   ve bu hızında ötesine geçirmek üzere, ona ivme kazandırma gibi bir mecburiyetimiz olmadığını varsayın. Zaten o hızda ya da daha hızlı gidiyor olsun kütle artışına sebep olan hızın kendisi değil, ivme kazanma süreci . Belli bir hıza erişme çabası,  kütle artışı sonucunu veriyor. Ancak bir kez o hızı yakaladıktan sonra, kütle artışı söz konusu olmadan ebediyen yol alabilirsiniz”.

Bu söylenenlerin anlamı şu: Teorik olarak, ‘doğuştan’, yaratılışta  ışık hızından daha hızlı bir varlıklar olabilir.   Feinberg’ le Sudarahan, bu yeni parçacığa, yunanca ”süratli” yada “hayal”  anlamına gelen takyon adını vermişler. 

 Evet, Kuantum mekaniği ile  sonsuzluğa açılan  kapılardan  birisini   Takyonlar teorisi  teşkil etmektedir. (bknz“ Matematiğin Araladığı Sonsuzluk Kapıları, sayfa:…). Takyonlar teorisinin  belki de en ilginç yanı    ışık hızından öte varlıkları bilimin gündemine sokmasıdır. Buna göre varlıklar iki sınıfta  (madde-cisim varlıklar,  ışın-kuant türü varlıklar) değil, üç sınıfta mütaala edeceğiz.  Işıktan hızlı, soyut   özelliklerdeki takyonlar   bitmeyen,  azalmayan   bir tür enerjiyi temsil ediyor.      Kuran’ın işareti  olarak Bediüzzaman  16. sözde  varlıkları şu  şekilde sıralar:  (1) Madde, (2)  yarı nurani (ışın-enerji –kuant), (3) nurani varlıklar.. Buna göre takyon türü varlıkların   ruh ve melekler gibi manevi kaynaklı yaratıkları içine aldığını söyleyebiliriz.  

Sonsuzluğa Kulaç Atan Çalışmalar

Bu vesile ile sonsuzluğun kapısını açan    çalışanlardan bir kaçını burada anmadan geçemeyeceğim:

Philipp Cantor (1845-1918)   matematiksel gerçekler bilim dünyasında büyük kabul görmüş ve “Sonsuz Serileri” ile   sonsuz’un araştırılmasında çığır açmıştır.


Bernhard Riemann (1826-1866):  Ünlü matematikçi evrenin “sonlu-sonsuz bir küre” olduğunu ileri sürmüş ve bunu matematiksel olarak  ispatlamıştır.  Modern teorik fiziğin kurulmasında,    Einstein, relativite teoremlerinde, Rieman’ın yöntemlerini ve onun “evren modelini” esas almıştır.
 .
DAVID HILBERT, Cantor’un Sonsuz Serileri’nin takviyeli formülleri ile, Yaratıcının  sonsuzluğunu” araştırmış,  soyut matematik uzay formüllerini ortaya koymuş sonsuz sayıda parelel evrenler olduğunu bulmuştur. Örneğin, bu evrenlerden biri, bizim dört boyutlu evrenimizin tam tersidir yani, zaman gelecekten geçmişe doğru akmaktadır. Diğerlerinde yine dört veya üç boyut vardır, ancak zaman yoktur. Bir diğeri, başka bir dört-boyut kümesidir, ancak zaman teğettir. Yine bir başka Hilbert Uzayı, 11 boyutludur ve aklımıza, hayalimize gelmeyecek cisimleri, canlıları barındırır.

JORGE LUIS BORGES , Dünya’nın sayılı birkaç  “sonsuz ötesi” matematikçilerden birisi olduğu kabul edilir.     Borges’in yoğun çalışmalar sonucu   mutlak sonsuzun tanımı yapılabilmiştir…

GERALD FEINBERG   “Bir enerji durumundan diğer bir enerji durumuna ışık hızı duvarı aşılarak geçilebileceğini” gösterir. Feinberg’in bulgularıyla, evrenimizdeki en yüksek hız olan ışık hızının, giderek artan bir hızla değil, ancak atlanarak geçilebileceği teorik olarak ispatlamıştır.   
 

DAVID HILBERT, Cantor’un Sonsuz Serileri’nin takviyeli formülleri ile, Yaratıcı’nın sonsuzluğunu” soruşturmuş, inanılmaz soyut matematik uzay formüllerini ortaya koymuş sonsuz sayıda parelel evrenler olduğunu bulmuştur. Örneğin, bu evrenlerden biri, bizim dört boyutlu evrenimizin tam tersidir yani, zaman gelecekten geçmişe doğru akmaktadır. Diğerlerinde yine dört veya üç boyut vardır, ancak zaman yoktur. Bir diğeri, başka bir dört-boyut kümesidir, ancak zaman teğettir. Yine bir başka Hilbert Uzayı, 11 boyutludur ve aklımıza, hayalimize gelmeyecek cisimleri, canlıları vardır…

Mekanı, oturduğumuz  oda; zamanı  ise saat cinsinden   bir nesne olarak tanıyor, kütle ve zamanı değişmez mutlak varlıklar zannediyorduk. Geçen yüzyıla kadar cisimler “hızlandıkça” zamanları  “yavaşlayacağını” ve  “genişleyeceğini” bilmiyorduk. Tam ışık hızıyla  eşleşildiğinde ise  “zamanın akışının” durduğunun da. Evet gelişmeler, ses duvarı gibi bir de “ışık duvarını”  gösteriyordu. Işık hızına ulaşıldığında zaman ile eşleşilmiş olacak ve  artık zaman durmuş olacaktı. Işığın hızı(saniyede 300.000 kilometre) aynı zamanda “zamanın” da hızı idi.

Zamanın sadece hıza bağlı olarak değil“ çekim gücü” ile de değişikliğe uğradığı ortaya çıkmıştı (genel izafiyet). Geçen yüzyılın başlarında gelişen  Genel  İzafiyet   Teorisine göre, mevcut üç mekan boyutuna (en, boy, yükseklik) bir de dördüncü boyut olarak zaman  eklenmeliydi.    

Boyut bir yöne  uzanımın ifadesiydi. Nokta bir yöne uzanamadığına göre   boyutsuzdu. Çizginin tek boyut  alanın  ise, iki boyuta sahip olduğu mâlûmdu.Üç boyut   hacimle ifade ediliyordu. Bu üçünü   cetvelle ölçebiliyor,   bunlara  mekan -yer koordinatları-  diyorduk. Ama dördüncü boyut olan   zamanı   nasıl ölçecektik?    

Zamanı Anlamaya Götüren  Çalışmalar

Zamanın mesafeler gibi bir mekan çizgisi olduğunun tesbiti  12. asra kadar uzanır. Bu gerçeğin  ilk tesbiti ilk yapanın  Cebir ilminin kurucusu Cabir olduğunu söyleyebiliriz.

Âlemde bazı şeylerin  mutlak değer taşırken, bazılarının  ise îzâfî olduğunu biliriz.  Büyük küçük kısa-uzun, acı-tatlı ve  hızlı-yavaş işte îzâfî değerlerden bazılarıdır. Varlıklar, Isaac Newton’la birlikte     iki sınıfta bilimsel anlamda da ele alınmaya başlanmıştı. Newton’un ardından,iki bilim adamı Michelson ve Morley adlı ilim adamları “Esir” denen ortamı araştırdılar.  Işık  hızının ölçümüyle ilgili bir dizi deneyle uğraştılar.

Bunlar, “ışık hızının değişik” olduğunu düşünüyorlardı. Bu çalışmalar sonucunda, ışığın her yönde sabit ve değişmez bir değere,  saniyede 300 bin kilometre hıza sahip olduğu ortaya çıkmıştı..

İşte bu,  Newton’un   aradığı sabitti ama,  ne varki, Newton hayatta değildi.  Newton’la birlikte fizikî dünyada büyük cisimlerin tabî olduğu kanun ve nizamname ortaya çıkarılmış  madde gibi hareket ve kuvvetlerin de  başıboş olmadığı  apaçık kendini belli etmişti.

Newton’un zamanında ışığın değişmez bir hızla hareket ettiği   bilinmiyordu.  Işık sabit bir hıza sahip olduğuna göre artık her hareket ışık hızına göre değerlendirilebilir,  ölçülebilirdi.  Aynı şey zaman için de geçerli olmalıydı. Çünkü, zamanı  ölçebilecek  bir dayanak vardı artık. Işığın sabit bir hızda olması fırsatını yakalayan Einstein   aradığı ele geçirmişti.  

Evren devasa boyutlarda mücerret bir yapı.  Bu  gerçek    Alman bilim adamı meşhur matematikci Gauss tarafından ele alındı.. Soyut evren’in nasıl bir yapı arzettiğini ise modellerle bir ölçüde başaran kişi ise,  Gauss’un öğrencisi    Riemann  oldu.

Riemann’ın mücerret mekan boyutlarının zamana uygulanmasını ise Avusturyalı Hermann Minkowski yapacaktı. Matematikte hayalî sayılar dediğimiz “Mücerret ya da Kompleks” sayılardan olan    √-1’i  kullanan Minkowski zamanın yeni ve dördüncü bir boyut olduğunu  matematiksel olarak da   ortaya koydu.   Minkowski  Einstein’in lisedeki matematik öğretmeniydi.

Uzay kavramını Riemann’dan zaman kavramını da Lorenz ve Minkowski’den derleyen Einstein  bunları uzlaştırdı. Sonuçta meşhur izafiyet teorisi  doğdu. Evrendeki bütün  hadiseler  bu değişmez ışık hızına göre ölçüldüğü için teorinin  adı izafiyet  olmuştu.

 Uzay ve zaman boyutlarını birbirine dönüştürmek yerine bir arada düşünmek fikrinden yola çıkan Einstein, evren denilen ortamın bir uzay-zaman örgüsü olduğunu ileri sürüyordu.  Neticede ortaya çıkan Einstein’in uzay-zaman dört boyutlusuydu. Einstein’ın Genel Görecelik Teorisi’nin bilimsel olarak ortaya koyduğu bir husus şudur: Zamanın hızı, bir cismin hızına ve çekim merkezine olan uzaklığına göre değişir. Hız arttıkça zaman kısalır,yani daha ağır daha yavaş işleyerek sanki “durma” noktasına gelir.

Lorentz dönüşüm formülleri, bugün zamanı mekana bağlayan asıl izafiyet  formülleridir. Zaman ve mekan bütünlüğünü Einstein’in öğretmeni Hermann Minkowski gösterdi ve mücerret boyut olan zamanı buldu. Minkowski, evrenin dört boyutlu olduğunu zamanın doğrusal bir sürekliliğe sahip bulunduğunu, geçmiş, şimdi ve geleceğin insan zihni tarafından ortaya konulduğunu açıklıyordu. Bu durumda,  şuur dediğimiz insan idraki  beşinci boyut olarak talep edildi.  Buna göre şuur,  bir mekan  çizgisini izleyerek idrak edilen zaman diliminin bir gözlemcisidir. Evrenin esasını zihin-akıl-şuur dediğimiz beşinci bir boyut belirler,  kavrar ve karar verir.

Zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller arasında kıyas yapılmasıyla anlaşılmaktadır. Eğer insan hafızası olmasa, beyin bu tür yorumlar yapamayacak ve dolayısıyla da zaman idraki oluşmayacaktı. İnsan şuuru “uzay ve zamanı” kavramakta onlardan ayrılamamaktadır. Zaman   algılayana bağlı, yani, îzâfî bir kavram olmaktadır. Zamanın îzâfîliğilini, rüyada yaşadıklarımızdan bir derece kavrayabiliriz. Rüyada gördüklerimizi, saatler sürmüş gibi hissetsek de, gerçekte her şey bir kaç saniye sürmüştür.

Kâinat’taki  tüm olaylar  arasında yer alan  ve  onları birbirine bağlayan  “zaman”  adlı etki olmasaydı, hayatı idrak edemez, kâinat  dediğimiz büyük mekanı  anlayamaz ve anlatamazdık. Uzay-zaman dört boyutlusu,  ortak  bir ölçme sistemi olarak beliriyor,  et ve tırnak gibi birbirinden ayrılamıyordu. Anlamakta zorlanmadığımız husus ise onun   ömür ile birlikte, kaza – kader olayını da yürütüyor,  bir kader cetvelini andırıyor olmasıdır.  Dolayısıyle  kaderi  gösteren bir ekran yada olayların dizildiği bir ip,  şerit olarak karşımıza çıkıyordu zaman.

Boyut Olarak Zaman

Çevremizdeki mekanı görür,dokunur, ölçer biçeriz de ve “içinde” bizzat yaşadığımız halde  zamanı neden  görüp dokunamayız?  Bu iki hadisenin farklı tarafı ise  me­kan denen yer koordinatlarının hareketsiz ve durgun  olmasına karşı, zamanın “akıcı”, hareketli ve “görünmez” oluşudur.  Bu yüzden olsa gerek zamanı  kolayca idrak edemiyoruz.

Zamanı kolayca kavrayamayışımızın bir nedeni de mekan boyutlarının  sabit ve müşahhas olmasına karşılık zaman boyutunun bildiğimiz fizikî varlık (madde) sınıfına dahil olmamasıdır. 

Zamanın bir boyut olduğunu basitçe nasıl kavrayabiliriz?  Bir yerde buluşacağımız kişiye “zaman” randevusu  vermezsek, sadece mekanı     belirtmemiz  yeterli  olmayacaktır.  

Havada giden bir uzay aracında meselâ bir helikopterde olduğunuzu düşünelim. Yer koordinatlarını yani enlem,  boylam ve yüksekliğini  belirterek, konumunuzu bildirirsiniz.  Ancak o anki  zamanınızı, tarih ve saatinizi de  belirtmek zorunda kalırsınız. Aksi halde bu bildirimi   pratik hayata sokmak mümkün olmaz.  Bunun için, uzay-zaman dört boyutlusu ortak bir ölçüm sistemidir. Et ve tırnak gibi birbirinden ayrılamazlar.

Şu halde   zaman bir saat meselesi değildi. Aksine; boy, en, derinlik gibi bir boyuttu. Neden zamanı idrakte zorlanıyorduk? Bunu göz idrakimizin   üç boyuta hassas olması ve  diğer boyutlara hassas  olmaması ile açıklayabiliyorduk. Bizler 4. boyut olan zamanı idrak edemiyorduk. Tıpkı bir çok canlının derinlik boyutunu algılayamamaları gibi. Bazı hayvanlar      çevrelerini fotoğraf gibi, iki boyutlu görüyorlardı. Hatta bir çoklarının  âlemi siyah beyaz görmeleri gibi biz de diğer boyutları kavramakta zorluk çekiyorduk. İnsanlar duyguların en gelişmişi ile donatılmış olmalarına rağmen duyguları ve duyularının bir sınırlılığı  herşeyi idrak etmemizi engelliyor.  

Zamanın öteki boyutlara uyumu,yani onlarla orantılı olması ise onun boyut olduğunun başka bir göstergesidir. 

Zaman, uzay boyutlarına paralel olarak süreç itibariyle büyür yada küçülür. Balinalar ortalama beş asır, İnsanlar 60-70 yıl, mikroskobik böcekler iki gün yaşarlar. Güneş  ve  evrenin ömrü ise milyar yıllarla ifade edilir. Bunlar makro alemdir. Nihayet derecede küçük olan atomaltı parçacıkların dünyasında ise milyarlarca yıl yerine milyarda-bir   saniyeler  “ömür” oluverir.

Atomaltı taneciklerin bir kısmının ömrü gözlenemeyecek kadar küçüktür, ve bu sebepler  onların parçacık değil, rezonans olduklarına hükmederiz. Atomaltı ölçekte   mekan küçülmesiyle birlikte buna uyum gösteren bir “zaman küçülmesi” doğar. Bu da zamanın bir boyut olduğunun bir başka isbatıdır.

 Evren uzay-zaman örgüsüdür. Uzay bize 3 boyutlu gibi gözükür. Zamanı bir kenara bırakalım;  halbuki uzay denen mekanın da 3’den fazla boyutu vardır.  Mekanın  dördüncü boyutu ne anlama gelir? Bunu anlatmak bir yana, sezgiyle,   hayalde canlandırmak bile çok zordur.   En, boy, ve yükseklik mekanın üç boyutunu teşkil eder dördüncü bir boyut ne olabilir? “Tünel” diyoruz ama bu üst mekan boyutunu kavramak kolay olmayacaktır. Bir şeyin a (uzunluğu) a2 (alanı), a3 (hacmi) ise, a4  nedir?

Uzayı bir düz kağıt gibi kabul edersek, bu kağıdın derinliği  yoktur. Yani kağıdın sadece  yüzeyi vardır. O esnek kağıdı isterseniz külah yaparsınız  “Schwarzschild  Hunisi”  oluşturursunuz,  isterseniz  küre yüzeyi gibi yuvarlatırsınız “Riemann Uzayını” elde edersiniz.Daima  kağıda yapışık bulunduğuna göre   bu kağıt daima iki boyutlu kalır.  3. boyutu ancak bir derinlik oluşturduğunuzda, yani kağıdın altına ya da üstüne inip-çıktığınızda oluşur. Yoksa kağıt  istediği kadar külah ya da başka bir şey olsun, siz onun yüzeyinde olduğunuz sürece “iki boyutludur.”

Dördüncü  mekan koordinatı olan tüneli anlamak zor olacağından, kavramayı kolaylaştırmak için, evrenimizi “iki boyutlu” yani düz bir levha, kağıt olarak düşünelim. Bu yüzey üzerinde      kalınlığı olmayan fotoğraflar biçiminde insanlar olalım. Tıpkı bir gazete üzerindeki derinliği olmayan  resimler gibi. Biz bu kağıt üzerinde her yöne gitmekte serbestiz; yani dört yön duygumuz vardır.

Fakat bu kağıt yüzeyinden hiç dışarı çıkamayacağımız için biz alt ve üst (yukarı ve aşağı) terimlerini hiç bilmeyeceğiz. Zaten söyleseler de bize inanılmaz gelecektir. Böylece 3. boyut diye hiç bir şeyden  haberimiz olmayacaktır, sözlüklerimizde de “Yukarı, Aşağı” terimi bulunmayacaktır. Şimdi bizim 4. boyuttan haberimizin olmayışı da bunun gibidir.

Bizim kağıt evrenimizden yukarıda üç boyutlu bir cisim olsa, bu cisim, bizim kağıdımızı yararak geçip gitse bile biz onu yine üç boyutlu olarak görmez, sadece bizim evrenimizle kesiştiği şeyi görürüz. Örneğin bu bir küre ise, bir daire olan izdüşümünü onun, kesiti ya da gölgesi olarak görürüz.

Böyle üç boyutlu bir cisim, kesitini gördüğümüz için bize “iki boyutlu gelir. Hem de şaşırırız. Çünkü birden “var” olmuş olur. Eğer bizim kağıt evrenimizden geçen bir küre ise, onun enlemlerinin kesitleri kutuplardan itibaren giderek büyür ekvatorda en geniş daire olur ve sonra yeniden küçülen halka    biçimi de öteki kutup noktasında kaybolup” aşağı geçer. Bizim biçimlerimiz sabit olduğu için, onun birden görünmesine, büyümesine-küçülmesine ve yok olmasına akıl almaz bir olay olarak bakarız. Tıpkı dünyamızda  inanılmaz saydığımız bir çok paranormal  olaylarda gibi…

Bizim dışımızdaki dört boyutlu bir cismin “üç boyutlu” gölgesi üç boyutlu mekanımıza düşer. Tıpkı bir kürenin çember görünmesi gibi, tünellerin uzunluğunu değil; kesitini görürüz.

Küre basit bir cisim olmasına  rağmen bizi şaşırttığına göre,  şimdi daha karışık bir biçim düşünelim.  Örneğin bir vazonun gölgesini duvara vurduralım ve vazoyu çevirerek, değişik ve anlaşılmaz gölgeler oluşturalım. Duvarda  yaşayan bir vesikalık fotoğraf, kendisiyle aynı  düzleme düşen bu gölgeye ve onun değişmelerine hayretle bakacaktır, ürkecektir. Çünkü o boysuz insan, bizi ve vazoyu değil; sadece duvarın üzerine  düşeni görmektedir. Onun için duvarı evrenidir, duvarın dışı ve arkası yoktur. söylesek de inandıramayız.

Bizler, tek bir uzay-zaman konusu içine sıkıştığımızdan hadiseleri, mekanın dar kalıpları içinde ve belli boyutlarda değerlendiriyoruz. Mesela en, boy ve yükseklikle anlatılmak istenen hacim-uzay kavramı, anlaşılır bir husustur. Fakat dördüncü boyut olan zaman, fizik ve relativite içinde yer aldığı halde boyut (mücerret) bir uzunluktur, madde ötesindendir. Beşinci boyut denen ve takyonlar teorisiyle açıklanan akıl-şuur ise, zaman gibi mücerrettir, maddi değildir.

Tünel süreci de bize böyle inanılmaz bir boyut görünmektedir. Evrende gördüğümüz her şey, çok boyutluların, üç boyutlu bir gölgesi ve izdüşümüdür. Aslında  paranormal ve parapsikolojik terimleri ile  ifade etmeye çalıştığımız fizik ötesi olay ve varlıklardan bize yansıyanlar böyle görünmektedir. Tünellerde ise (bizim üç boyutumuz dışındaki dördüncü boyutta saklı olan) yaratıklar, varlıklar vardır. Bunlar, ruha ve ruha ait duygular, yada melek ve cin gibi şuurlu varlıklardan bize ulaşanları bu kategoride değerlendirebiliriz. Eşyaların yerçekimine ters olarak havalanması  ve meleklerin uçması gibi olaylar bize şayan-ı hayret görünür. Çünkü bunlar bizim tabi olduğumuz fizik kanunlarının dışında kalmaktadır.  Oysa o nesneler beşinci boyuta (ya da evrenin dördüncü mekan boyutuna veya üçüncü düzlemine) havalanmaktadır.

İzafiyet Teorisi ve Zaman

Zamanın akış hızı, onu ölçerken kullandığımız referanslara göre değişir. Çünkü insanın bedeninde zamanın akış hızını mutlak bir doğrulukla gösterecek tabiî bir saat yoktur. Onun için değişik zaman tipleri söz konusudur. Rengi ayırt edecek bir beyin ve göz yoksa, renk diye bir şey olamayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay veya hareket olmadıkça bir an, bir saat  ya da bir gün diye bir şey söz konusu olamaz. Nitekim bir çok hayvanın beyninde renk ayırma yeteneği bulunmadığından renksiz bir dünyada yaşar, bir çok hayvan da  derinlik algılama yeteneği olmadığından iki boyutlu algılar.

Tek bir hâdisenin uzaklığımıza göre “ayrı ayrı” idrakini ele alalım.  Meselâ  Güneş’te vuku bulan bir patlama olayı, dünyada 8 dakika sonra, komşu yıldızda 4 yıl 4 ay sonra, uzak  bir yıldızda 1400 yıl sonra ve komşu  galakside yaklaşık üç milyon yıl sonra gözlenir. Astronomi biliminde, gök cisimlerinden gelen ışınlar yoluyla haber aldığımıza göre biz kainatın geçmişine bakıyoruz.

Görüldüğü gibi tek  olay binlerce  mücerret   olay haline gelebiliyor. Buda  zamanın müşahhas değil; mücerret bir boyut olduğu  konusunda aklımıza bir pencere açmaktadır.  Işık hızı karşısında    başka şeyler   îzâfî kalır. İşte îzâfîyet teorisinin bir anlamı budur.

Bir de cisimler hızlandığında mutlak sandığımız değerlerin  değişikliğe uğraması meselesi vardır. Bir cismi meselâ bir insanı ışık hızının %99.9 u kadar bir hızlandırdığımızı düşünelim. Bunlar doğum tarihleri aynı olan, meşhur misâliyle ikiz iki kişi ile anlatılır genelde. Bu iki kişiden biri yerde, diğeri de bir uzay aracı ile ışık hızına yakın bir hızla yol almaktadır. Bu sonuncusu zamanı  bizim zamanımıza göre  14 defa daha yavaş akacaktır. Bu demektir ki, o bir yıl yaşlandığında biz 14 yaş almış olacağız.

Değişiklik sadece bununla sınırlı kalmayacaktır. Işık hızına yakın bir  hızla giden ikizin  boyu yarı yarıya kısalmış olacaktır. Elindeki nesne bir metre iken 50 santimetreye inecektir.   Ağırlığı  üç misli artacak, 70 kilo ise 210 kiloya ulaşacaktır. Aslında  sistem içindeki  şahsa  göre kendi halinde bir değişiklik yoktur. Her şey normal seyrinde gitmektedir. Çünkü  içinde bulunduğu sistem de kendisi ile orantılı olarak parelel bir değişime uğramıştır. Evet olanlar budur ve gerçekten şaşkınlık vericidir.

Sistemi oluşturan atomların da boyları kısalmakta, kütleleri büyümekte ve zamanları yavaş  geçmektedir, astronotumuz herhangi  bir olağanüstülük sezmemektedir. Çünkü her sistem öteki sistemi kendi değerleriyle ölçmektedir. “İkizlerin çelişmesi” ni îzâfîyet teorisi   “Bütün gözlemcilerin gördüğü gerçektir” biçiminde bir aksiyom ile uzlaştırmaya çalışır.

Özel izafiyetin bu aksiyomu tek bir olayın mesafeye ve hıza bağlı olarak her gözlemciye göre ayrı ayrı göründüğünü, gözlemcilerin çeliştiğini ve her gözlemcinin haklı olduğunu göstermektedir. Görüldüğü gibi zaman mutlak bir değer olmayıp,  meydana gelen olaylara göre farklı algılanan îzâfî bir kavramdır.

Bununla birlikte zamanın îzâfî oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından değil; tüm madde sisteminin atomaltı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasından ileri gelir. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan vücudundaki kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi işlemler daha ağır işleyecektir. Böylelikle kişi zamanın yavaşlamasını hiç fark etmeden günlük hayatını sürdürür.

Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine göre işlediği için zamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla tamamen izâfîdir. Eğer hafızamızdaki bilgiler geriye doğru oynatılan filmlerdeki gibi dizilse, zamanın akışı da bizim için geriye doğru oynatılan filmlerdeki gibi olacaktır. Böyle bir durumda, geçmişi gelecek, geleceği de geçmiş olarak algılamaya başlar, hayatı şimdikinin tam tersi bir düzen ortaya çıkacaktır.

Nasıl uzay maddî varlıkların muhtemel bir sırası, düzeni  ise, zaman da  bir bakıma olayların muhtemel bir sırasıdır.  Ferdin  yaşadıkları  bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar ‘daha önce’ ve ‘daha sonra’ ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle insan  için bir “ben” zamanı vardır.  Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabiliriz  ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur.

Nobel ödüllü   genetik profesörü ve düşünür François Jacob, “Mümkünlerin Oyunu” adlı kitabında zamanın geriye akışı ile ilgili şunları anlatır:

“Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru akacağı bir dünyanın neye benzeyeceğini tasarlamamıza imkan vermektedir. Sütün fincandaki kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için havaya fırlayacağı bir dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak yerde bir tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların hayret verici işbirliğiyle suyun dışına doğru fırlatılan bir taşın bir insanın avucuna konmak için bir eğri çizeceği bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği böyle bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması da aynı şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve gelecek için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü gibi görünecektir.”(François Jacob, Mümkünlerin Oyunu, Kesit Yayınları, 1996, s. 111)

Zamanın Değişkenliği

Yarı-ömür değişmez bir fiziko-matematik kaide olduğuna göre ömürü saniyenin  milyarda biri  gibi (oluşmasıyla yok olması bir)  bir takım hiperon kuantları, kozmik primer, sekonderler gibi kozmik ışınlar ya da  parçacıklar Güneş ya da Ay’dan bize nasıl gelebiliyorlardı?

Böyle bir parçacığın uzaydan dünyaya hiç ulaşmaması  gerekirken, dünyada bu parçacıklara rastlanıyor  ve gözlenebiliyor!

İnanılmaz gibi gelen bu gerçek karşısında ilim adamları olayı  “zamanın uzaması ya da kısalması”   katogorisinde değerlendiremeye başladılar.  Yani “yarı ömür” matematikî bir gerçek olduğuna göre değişen  mekan dilimlerindeki  zamanın akışı olmalıydı. Bundan da  zamanın her yerde aynı hızla akmadığı anlamı çıkıyordu. Bu da zamanın mekanların katlarında farklı tesir ve yansımalara sahip olduğu, varlıkların ömürlerinin mekanın çeşitli taraflarında değişik olduğunun ifadesiydi.

Bazı   ışın-parçacık türü nesneler vardır alemde. Bunların  ömürleri   belirlidir, sınırlıdır. Bunların yarı ömürleri  o kadar kısadır ki onların ömürleri bir yıldızdan diğerine gitmeye vefa etmez.  Mesela bir tür ağır elektron olan   Pİ ve ETA mezonları bunlardan bazılarıdır.  Yarı ömürleri öylesine kısadır ki  milyonda  bir saniye kadardır. Böylesine minnacık  ömürlerine göre ancak  birkaç yüz metre yol alabilirler. Peki  bunlar güneş ya da diğer yıldızlardan dünyamıza kadar nasıl gelebiliyorlardı Bunun tek bir izahı görülüyordu: “zaman genişlemesi.” Eskilerin deyimi ile “bast-ı zaman”.İzafiyet teorisinden biliyorduk ki  hızlanan nesnelerde  zaman  “genişleme” gösteriyordu. İlgili nesne daha “genç” kalmış oluyordu.  “Zaman genişlemesi”  roket ya da hızlı  jetlerde de teyit edildi. Zamanın  daha yavaş  geçtiği, “  proton ve  nötronların ivmelendirilmesiyle ve hassas ölçmelerle de (laser saatleriyle)  doğrulanıyordu.   İzafiyet teorisinin doğrulanmasında bunlardan daha iyi delil olamazdı.

Bu tür delilleri veren parçacıklardan birisi Muon adlı parçacıktır. Atmosfere giren kozmik primer türü ışınların, atmosferdeki oksijen, azot çekirdekleri ile çarpışmalarından hasıl olan bir yan üründür. Atmosferimizin yerden 30-60 kilometre  yukarılarında oluşan muonlar, saniyenin milyonda biri kadar bir zamanda elektrona dönüşür aslında. Bu süre zarfında ışınlar (saniyenin milyonda biri) ancak  300 metre yol alabilir. Halbuki  söz konusu muonlar bütün atmosferi boydan boya geçtikten  başka denizlerin de üç metre kadar altında kendilerine rastlanmaktadır. Bu demektir ki  muonlar ışığa çok yakın hızları nedeniyle zamanları genişlemekte,  ömürleri 30 kilometre yol alacak kadar uzamaktadır.   

“İkizler çelişkisi” adıyla anlattığımız idealize deneyde, hiçbir laboratuvar bize ışık hızına yakın hızları sağlayamadığından, zihnimizde yapacağımız bir fikir jimnastiği ile öz zaman kısalmasını daha iyi anlatabiliriz. Burada ikiz kardeşler söz konusudur.  Bunlardan biri bizlerle birlikte dünyada kalacak, öteki ikiz  ise ışık hızına yakın hızlarda giden bir uzay aracında  astronotdur. Olanları birlikte izleyelim: Bu ikincisi yerdeki ikizinin “şimdisini” aşacak ve onun geleceğine geçecektir. Bu çelişki, ışık hızına yakın hızlarda saatin yavaşlamasından ve tam ışık hızında ise saatin temelli durmasından doğmaktadır. Esasen saatimizde mekanik ve elektronik bir arıza söz konusu değildir. Olay doğrudan öz zaman kısalmasıdır. Zamanın kısalmasına ilişkin matematikî anlatım, Lorentz’in dönüşüm formülünü uyguladığımızda daha da belirginleşir. Işık hızının % 87’si kadar bir hızla giden bir taşıt içindeki astronot ikiz, dışarıdan bakan bir gözlemciye göre iki kat daha yavaşlamıştır. Böylece yerdeki ikizin iki yıl yaşlanmasına karşın, astronot  ikiz bir yıl yaşlanmış olacaktır.

Şimdi bu formülü ışık hızının %90’ı hızla giden bir taşıt sistemine uyarlayalım. Astronot ikizin zamanı yerdeki ikizinin zamanına göre on kat daha yavaşladığını görecektir. Böylece yerdeki  ikizin  her on yılına veya yaşına karşılık astronot ikiz, bir yıl yaşlanmış olacaktır. Aynı formülü ışık hızının % 99, 99’u bir hız için uyguladığımızda ise yerdeki ikizin her 18 yaşına karşın, astronot ikiz sadece bir yıl yaşlanmış olacaktır. Eğer bu yolculuk süresini bir güne, ya da bir aya çıkarırsak, dönüşte, astronot ikiz kendi ikizinin öldüğünü ve onun kuşağından  torunlarının bile  kendinden yaşlı olduğunu  hayretle görecektir. Böyle bir yolculuğa çıkan astronot ikiz, asla kendi çağına dönemeyecektir. Yaşlanmanın yavaşlaması, bütün  biyolojiyi de etkiler. Çünkü astronot ikizin kalp atışları, solunum ve öteki organizma mekanizmaları , yerdeki ikizine öre 70.000 faktör daha az işlemektedir.

Zamanın “Minkowski” matematiği göstermiştir ki zamanın uzayıp-kısalması; ömrün büyüyüp küçülmesi, boy-en-derinlik boyutlarına aynı oranda uyarlılık gösterir.  Zamana ait ivme belli olmayıp, zaman akışı yeryüzünde, atomda, uzayda, farklı değişken ve esnektir;  farklılık arzedebilir.

Bu gerçekle birlikte  ortaya çıkan bir durum ise,  çağ hesaplarımızın yeniden gözden geçirilmesi ihtiyacıdır.  Esasen gök cisimleri ve  yeryüzünün, canlıların ve insanlığın tarihi  îzâfî ve kaba hesaplamalara, genelde basit  ısı kurallarına dayandırıldığından (mesela galaksi ve  süpernova soğuma süreleri gibi) ifade edilen sürelere inanmak zordur. İlk çağlarda canlıların devasa boyutları  bize o çağlarda zamanın akışının farklı olabileceğini ihsas etmektedir. Boyutlar büyüdükce zaman boyutunun da diğer boyutlara uyum göstermesi biyogeometri kanunu olarak de belirlenir. Buna  göre, o çağlarda canlıların uzun ömürlü olmaları kadar daha yavaş akan bir zaman keyfiyeti hem  elde edilen bazı  bilimsel ipuçları, hem de semavî kitapların işaretleri ile  teyid edilmektedir. 

Öklid’in vektör uzayında üç boyutlu uzay ile eş boyutlu zaman aynı  şeyler olarak algılanmış, zaman için ayrı bir fonksiyon düşünülmemiş ve evren kararlı durağan olmaya zorlanmıştı. Oysa evren izafiyet uyarınca dinamik ve hareket halindedir. İzâfiyet yalnızca zamanın  değil; kütle, uzunluk ise mekan kavramlarının da sabit olmadığını,  sistemin ölçü değerine göre değiştiğini ortaya koydu. Böylece, zamanın mutlak olduğu ve evrenin her tarafında özdeş aktığı, tüm yaratıklar ve birimler için aynı ve yalın bir kavram olduğu anlayışı kökten değişikliğe uğradı.   Bu öylesine önemli bir dönüşümdüki  sonsuz uzayları ve farklı yaşama  biçimlerini gündeme getirdi. Zamanın mutlak olmadığı, onun da yaratılmış olduğu ve özellikle de değişkenliği yüce kitabımız Kuran’da sözü edilen  sonsuz yaşama biçimlerini (ebedi hayat) daha iyi anlama imkanı sunmaktadır. Bu gelişmelerin ışığında kolayca anlama imkanı bulduğumuz nokta ise zamanın yaratılmış olduğu dolayısıyla zamanın  yüce Yaratıcısı  için    bir başlangıç  ve son düşünülemeyeceğidir.