KONUT YERİNE EV, KENT YERİNE ŞEHİR

KENT YAŞAMI ŞEYTANİ BİR BULUŞ, ŞEHİR VE MAHALLE HAYATINA DÖNMELİYİZ.

Atamız Âdem AS’ın yeryüzüne indirildikten sonra yaptığı ilk üç uygulama (sünnet) vardır: Nikâh (sözleşme), evin yani mabedin inşası, mesleki bilgi ile üretilen ürünlerin satışı için Pazarın kurulması. 

Dolayısıyla şehir; nikâhla kurulan ev ve evlilikler ile çoğalan insanların, kefalet ile kurdukları mahallelerde, birbirinin derdiyle dertlendiği, kimsenin evinin diğerinin evinin yolunu, güneşini ve manzarasını kesmediği evlerden oluşur.

Bunların da etrafında yan yana mahalleler vardır. Hepsi de yürüme mesafesindedir. Yani şehrin büyüklüğü bellidir. İnsan sayısı belli bir büyüklükten fazla olamaz. Aksi halde ortaya çıkan şeye şehir denmez. 

Şehirde adalet vardır, aç yoktur. Pazar adil ve fiyatlar dengelidir. Etrafı koruluk ve bostanlar ile çevrilidir. Siyasi birliktelik bulunur, fitne yoktur, emanlık vardır. İnsanlar mahalle dayanışmasından dolayı birbirilerini şeytana ve nefse karşı rahatlıkla koruyup gözetebilirler.

Kent için ise bu saydıklarınızın tam tersi olan şeyleri söylüyoruz.

Evet maalesef. Özellikle İstanbul’da kentin tüm olumsuzluklarını sonuna kadar görüyoruz.

Bir kere kentte ev yerine konut vardır. Konut alınıp satılan metadır. Kimse kimseyi pek tanımaz. Selamsız sabahsız insan çoktur. Her şey para ile değerlendirilir.

Kimse kimsenin derdiyle dertlenmez. Her şeye rant dürtüsüyle bakılır. Hırs ve haset, rekabet çoktur. Ahlaksızlık yaşanabilir ve kimse buna engel olamaz.

Tüm ihtiyaçlar büyük marketlerden ve AVM’lerden alınabilir. Mahalle bakkalı kavramı neredeyse sona ermiştir. Doğal ve helal gıda bulma  imkanı azalmıştır.

Konutlar çoğu kere topraksızdır. Müstakil bahçe yoktur. Çünkü her taraf apartmanlardan ve etrafı çevrili sitelerden oluşur. Buralarda nikâhsız yaşanabilir ve Mahalle kültürü ve dayanışması bulunmadığından kimse kimsenin derdi ile ilgilenmez. 

Evler gayrimenkul olarak işlem görür. Satılık bir meta halini almıştır. Dikkat ederseniz ülkemizde en önemli rant kaynaklarından birisi gayri menkûldür. Türkiyedeki mütaahhit sayısının toplam Avrupa ülkelerinkinden daha fazla olduğunu; bunların bir çoğunun inşaatla alakası olmadığını biliyoruz.

Birileri bu gayrimenkullerin fiyatı yükseldiği için semirmeye devam eder. Diğerleri bu mülklere ulaşamadığı için kira ödemek zorunda kalır. Hayatın en temel gereği olan evlilikler bu yüzden geciktikçe gecikir, zorlaşır.

Aile kurmak zorlaştığı için cinsler arası çatışma artmaktadır. Cinsiyetsiz yaşama. LGBT kentte kolayca yaygınlaşmaktadır. 

Sözün özeti “Kent Yaşamı” Şeytanın önemli buluşlarından birisi olmalı.  Çünkü kent yaşamında şeytanın işi bir hayli kolaylaşmaktadır. Mevcut kredi sistemi kent anlayışını körüklemektedir ve  menfilikler kendiliğinden gelişmektedir. Köydeki yaşayanlar bile kente göçmekte, en önemli üretim kaynağı olan hayvancılık ve tarım gerilemektedir.

Kapitalist sistemin kent yaşamına öylesine hakim yanlış değerlendirme ve bakış açısı hakim ki, bu konulara ne kadar tahşidat yapılıp gündem yapılsa değer. Değerli yazar dostumuz     Lütfü Bergen yaptığı çalışmaları bu açıdan çok önemli buluyorum. Hatta bu alanda yazıları ile bir çığır oluşturmaktadır. Özellikle “Kenti Durduran Şehir” isimli eserini okunmasını tavsiye ederim.[1]  

Kentten şehire ve köye, küçük yaşam yerlerine dönüşü sağlayacak projeler üzerinde duralım. Kredi ile konut yapımını teşvik etmekle, doğal hayatı tahrip etmiş oluyoruz.. Üreten nüfusu tüketici konuma çekiyoruz aynı zamanda.

İstanbul’daki nüfus artışı niçin durdurulamıyor? İstanbulda nüfus artışı aslında ülkenin milli bir problemi halini almıştır. Özellikle salgın sürecinde yaşadıklarımız modernitenin ve kapitalist sistemin  çıkmazını apaçık sergiledi. 

 Bir sağlık krizinde kent yatırımlarının işe yaramadığı da ortaya çıkmaktadır. Modern kent modeli iflas bayrağını çoktan çekti. Modernite sönüyor. Metrobüsler, tramvaylar, havayolları, metro yatırımları kriz halinde işe yaramamaktadır.

Kentleşme Sorgulanmalı

Bu salgın döneminde modernitenin bize dayattığı  “ilerlemişlik” parametrelerinin tartışmalı hale geldiğini, hatta yok olduğunu gördük.  Eğitim yatırımları kalkınmışlık göstergesi olmaktan çıkıyor artık değil. Salgın döneminde okulları kapattık. 30 milyon genç nüfus üretimden uzak, evde hapis bekledi. Meslek okulları dışında diğer okulların üretime katkı sağladığını görmedik.  Lise eğitimin gereksizliği ve meslek okullarının önemi  gün gibi ortaya çıktı. Ülkemizde gereğinden kat kat fazla üniversite öğrencisi bulunduğu daha açık görüldü.  

Sonuç olarak Modernitenin iflas ettiğini ve çözümün doğal ve sade hayatta, tarım ve hayvancılıkta, doğaya dönüşte olduğunu söylüyoruz.

Bir de küçük işletmelerin önü açılmalı işletmelerin kapitalleşmesinin önüne geçilmelidir. Salgın ve kriz anında  küçük işletmeler, sanat ve zeneata ait iş yerlerinin faaliyetlerine devam ettiğini gördük. 

Artık uzaktan iş takip ve çevrimiçi toplantı ve görüşmeler hayatımıza yerleştiğine göre evlerimizin önemi daha gittikçe artık. 

Salgın günlerinin bize öğrettiği bir şey varsa o da  evimizi aynı zamanda iş yeri gibi kullanabiliyoruz.

 Öğrenci okulunu evinden takip edebiliyor. Evimizin okul ve iş yeri haline geleceği şartları hazır olmadığından, Covid-19 tedbirleri ile sığındığımız meskenlerin çoğunun ev” değil de “konut” olduğunu gördük.


Konut Ev Değildir

Ev ve mesken için betonarme tamamıyla karşı çıkmamız gereken bir inşaat teknolojisidir. Fabrika, iş yeri ve başka alanlarda  kullanılabilir. Ev inşaatı söz konusu olduğunda betonarmeye karşı çıkmalıyız. Çünkü, betonarme kötü bir malzeme ve ev için yanlış bir inşaat teknolojisidir. Çok ağır bir sistemdir. Bir de sağlam olsun diye kesitleri de artırıyoruz. Halbuki dışarıda,  Amerika’da halkın yüzde 88’i, Avrupa halklarının yüzde 80’i ahşap, bahçeli evlerde yaşıyor.

 Ama Türkiye’de şu an halkımızın yüzde 93’ü kentlerde ve betonarme apartmanlarda yaşıyor. Betonarmede yaşamak aslında  medeni yaşamdan uzaklaşmak demektir.    

Bu binalar zaten ağır. Yüzlerce, hatta binlerce tondan bahsediyoruz. 100 metrekare betonarme bir binanın sadece kendisi 65 ton kadardır. Yani 10 katlı bir binayı düşünün çift daire olursa ikiye katlanıyor.  İçindeki eşyaları da dahil edin.

Allah göstermesin, depremde yıkıldığında, zemin katta oturuyorsanız, 1500 ton kadar ağırlığın altında ezileceksiniz demektir. 

İstanbul’un  bir deprem halinde ne hale geleceğini düşünün. İzmir ve Bursa illeri de aynı seyrelme olmalı.  Müstakil ve bahçeli evlere, doğa ile iç içe özlediğimiz hayata dönmeliyiz.

Depremle yerin sallanması Allah’ın kanunu. Yerkürenin hareketini durduramazsınız. Depremler değil,  hırs ve rant insanları öldürüyor. Depremde betonarme binalar birer katile dönüyoşüyor. 

Osmanlı deyince  aklımıza ahşap evler gelir.  Ancak taş ve kerpiç evler de bizim kültürümüzün bir parçası. Betonormanın bu kadar hakim ve yaygın inşaat uygulama halini alması normal bir gelişme değil. Doğru olan şey şudur: Geleneksel ve yöresel malzeme kullanımı, iklime uygun plan şeması, örfi bilgiyle inşa etmek. Ahşap, aynen taş gibi,   gelenekseldir ve örfi bilgiyle inşa edilir. Bu yüzden kolay ve basit bir şekilde inşa edilebilir, kolayca bakımı yapılabilir.  Dedemizden kalan ahşap evler; Safranbolu, Kütahya,  Mudurnu, Beypazarı, Göynük ve Taraklı evleri hâlâ yaşamaktadır. Ama bunlar, geleneksel bilgi, örfi bilgi, iyi niyet, helâl kazanç ve helal dairesinde yapılan yapılar olduğu için yaşamaktadırlar.

Şu an ise, yatırımcı, müteahhit, kat karşılığı inşaat, kentsel dönüşüm, imar barışı, rant, daha çok gelir, daha çok kira, birden fazla daireye sahip olma, biriktirme ve yığma niyeti ve düşüncesi hakim. Dolayısıyla bu binalar, içlerinde zulüm, haset, faiz, kul hakkı, haram ve merhametsizlik barındırıyor ve de ömürleri uzun sürmüyor.

Çok şey mi istemiyoruz? Hayır! İstediğimiz şey Allah’ın bizim için en güzel şekilde donattığı şu dünyada evimizin cennetten bir köşe halini alması.  Deprem olduğunda altında ezilmeyeceğimiz evlerde yaşamak istiyoruz. Sözün kısası, kurtuluşumuz, tekniğe, mesleki bilgiye, peygamber sünnetine, geleneğe, örfi tavra dayalı, tabiatla iç içe aynı zamanda üretimle iç içe hayata geri dönmekte bulunuyor. Evlerimiz salgın günlerinde bir hapishaneye dönüşmemeli. Bahçesi ve alanı ile yeri geldiğinde içinde spor ve jimnastiğimizi yapabilmeliyiz. Dostlarımızla bahçesinde kahvemizi yudumlayabilmeliyiz.   Çocuklarımız bahçesinde, suya, yeşile ve toprağa; kuş, kedi köpek gibi hayvanlara dokunabilmeli.  Orada bir takım sebze ve meyveleri  yetiştirebilmeliyiz. Evimizin bir köşesi, yeri geldiğinde atölye görevi yapabilmeli; yeri geldiğinde ofis, yeri geldiğinde okul ve mescid fonksiyonuna sahip olabilmeli.

[1] Bu konuda daha geniş bilgi için  Lütfü Bergen’in yazılarına bakılabilir.    Lütfi Bergen’in Kişisel Web Sitesinde  (lutfibergen.com) ilgili yazılara ve  “Kenti Durduran Şehir” (MGV Yayınevi) kitabına bakılabilir.  “Bu kitabın temel hedefi bu topraklarda yaşayan insanları ”kentleşmenin” bize ait olmadığı fikrine döndürmektir.
Kentleşme ”kapitalist birey” felsefesinin bir neticesidir. Kentleri küçültmek / pazarları üreticiye açmak / mahalleler halinde yeniden örgütlenmek / çalışma kavramını yeniden tanımlamak (her hane sahibini istihdam etmek) insanı kaybettiği şeylere: cemaat, merhamet, inanç / emniyet kavramlarına kavuşmak istiyoruz” (kitabın tanıtım yazısından).

Prof. Dr. Osman ÇAKMAK