Eğitimi Rekabete Nasıl Açabiliriz?

Osman Çakmak

Geçtiğimiz yıllarda  özel liselere büyük bir yönelme  vardı.  Şüphesiz bunda öğrenci başına devlet teşviki  verilmesi yanında   dersanelerin kapatılmasının büyük rolü  oldu.    Evet özel okul sayısında artış oldu ve  öğrenci başına destek vermesi olumlu bir gelişmeydi.  Ancak süregiden merkeziyetçi yapıdan dolayı  özel sektördeki dinamizmi eğitime  yansıtamadık.

İnsanımızdaki dinamikliği eğitim probleminin çözümüne nasıl  aktarabiliriz?   Nasıl ekonomide özelleştirme savunuluyor ve özel sektörün pek çok işi devletten daha iyi yaptığını görüyorsak, eğitimde de -gerçek anlamda- özelleştirmenin önünü açmak durumundayız. Devlet eğitimin finansmanında, müfredatın belirlenmesinde, eğitim sektörünün çalışanlarının statüsünde konum değiştirmelidir.

Merkeziyetçi yapının eğitime her alanda hakim durumunu az bir dikkatle görebiliriz.  Devlet hem finanse ediyor, hem müfredatı hazırlıyor ve istediği gibi değiştirebiliyor ve hizmet sağlıyor.   Ülkemizde ana okullarından üniversiteye kadar, adı vakıf ve özel okul olsa da hepsi de aslında devlet okulu. Gidin bakın okulların giriş kapılarındaki tabelalara. Kimisi MEB, kimisi YÖK üzerinden olmak üzere tamamı devlete bağlı ve bağımlı. Bağımsız bir eğitim kurumu göremezsiniz. Müfredat, tamamen, bazen doğrudan bazen dolaylı yollardan, devlet tarafından belirlenmekte. Merak edenler bir “özel kolej” ile bir devlet ilkokulunun sözgelimi birinci sınıflarını müfredat ve dersliklerin ideolojk endoktrinasyon mesajlarıyla bezenmesi bakımından karşılaştırsın.

Evet ülkemizde eğitimde kelimenin tam anlamıyla bir tekelcilik var. Tekeli tasfiye edip piyasaları serbestleştirmedikçe eğitimin önünü açmamız ve gerçekte özel okulların  var olduğunu söylemek zor görülüyor.

İster devlet okulu olsun isterse özel okul, tüm ders programlarının içerik, amaç, kazanım, süreç, süreleri bizzat devlet tarafından tek bir merkezden  belirlenmektedir.  Bu durumda tabelasında özel okul yazan yerler de aslında bir devlet okulundan farklı değil. Bu durumda özel okul personeli, maaşını devletin vermediği bir devlet memurundan başka bir şey değil.

 Eğitimi Topluma Mal  Etmenin Yolu Var

Eğitimin sivilleşmesi için her şeyden önce .müfredatta ve ders programlarını belirleme yetkisinin devlet  talim –terbiye tekelinden kurtarılması; okullara bırakılması lazım.

Müfredat belirleme ve ders kitabı yazma işinde  tekeli nasıl kıracağız? Beklediğimiz şey, kendi programını kendi belirleyen tercih hakkını ve kimliğini kendisi belirleyen ve niteleyen okulların açılmasına izin verilmesidir.  Bu yapıldığı takdirde ülkede gerçek anlamda  eğitimin toplumsallaştığını ve sivilleştiğini söyleyebiliriz.

Eğitimin halka mal olması ile  eğitime ruh verecek ve öğrenciye ideal ve şahsiyet kazandıracak dönüşümler  başlayacaktır. Bunda hiç şüpheniz olmasın. Sivil insiyatif öncelikle ölçme değerlendirmeye el atacak; sınavların tek boyutlu sayısal değerlendirme ve teste dayalı yapısına son verecektir.      Öğrenciyi çok yönlü değerlendiren; kalite ve beceriyi ölçebilen sistemler hayata geçirilecektir.  Lise döneminde öğrenciye en azından bir “meslek öğretmek” esas haline getirilecek ve böylece mesleki eğitim diriltilecektir. Böylece üniversite kazanamayan öğrenci   boşlukta kalmayacaktır. Ortaokul ve liselerin son sınıflarında “ bitirme -olgunluk sınavı” getirilmesi ile    her şeyin merkezi sınavların ağırlığı altında ezilmesine son verilecektir.

Devlet sadece bazı dersleri tüm eğitim kurumlarında zorunlu tutabilir. Örneğin   tarih, kültür ve medeniyetimize dair bir kısım derslerle birlikte Türkçe mecburi ders olabilir. Avrupa’da nasıl ki, Latince mecburi bir ders ise, bizde de örneğin Osmanlıca dersi mecbur tutulan derslerden olabilir. Ancak bunların dışındaki derslerin muhtevasını ve süresini, içinde suç unsuru barındırmadıkça özel okulların belirlemesine izin verilmelidir.

Devlet okullarını hantallıktan   kurtaracak ve onları  dinamik hale getirecek bir düzenleme istiyorsak,  öncelikle   miadını doldurmuş 657 sayılı kanunu kaldırılacak,    çalışanlar sözleşmeli, ücretler  ve ücret artışları performansa dayalı  hale getirilecek.  KPSS puanıyla öğretmen istihdam etme saçmalığına son verilecektir.  Öğretmenler ‘öğretme’ becerisine göre istihdam edilecektir.

Okulların birbirleri ile rekabet etmelerinin yolu böylece açılması ile iyinin kötüyü kovacağı gerçeğinden yola çıkarak iyi eğitim veren, çocukları başarılı bir şekilde geleceğe hazırlayan kurumlar bu mücadelede ayakta kalacaktır. Dünya ile rekabet edebilen eğitim kurumlarını ancak böyle oluşturabiliriz. Son yıllardaki atılımlarla ülkemizin Dünyaya açıldığı, gözlerin Türkiye’ye çevrildiği şu dönemde öncelikli iş  eğitime vizyon kazandırmak ve böylece Ülkeyi  Dünyada bir eğitim merkezi haline getirebilmektir..

Eğitim problemi deyince  tekelci sisteme nasıl daha iyi bir renk kazandırabileceğimizi konuşup durduk. Görüntüde   özel okullar var ama soru ve müfredatı değerlendirme tamamıyla devletin elinde olunca  gelişim  sağlanamıyor.   İlginçtir ki bu çarpıklığı  kimse  dert etmiyor. Hatta  sendikalar ve sivil kuruluşların çoğu da, devletin eğitim-öğretim faaliyetlerindeki tekeline karşı  durmuyor.   Gerçek eğitim sorunlarını dillendirmenin, eğitimi özgürleştirmeye yönelik çabaların çok çok uzağında kalıyorlar.

Halbuki ülkemizde özel okulların yaygınlaşmasını sağlayacak büyük bir alt yapı var.  Ancak ne varki özel sektörün eğitime girmesini sağlayacak şartlar teşekkül etmiyor. Çünkü rekabet ortamı kaldırılınca  kalite yarışı da olmuyor.

Üstelik ülkedeki bu tekelcilik pek kimseyi şaşırtmıyor ve bu tekelcilik kabullenilmiş durumda. Hayatın her alanında gelişmenin, ilerlemenin başlıca yolu rekabet olduğunu biliyoruz ama iş eğitime gelince nedense müfredat  özelleşmesinin karşısında duruyoruz. Özel sektörün eğitim sahasına girmesi ile işleri daha iyi yapma arayışı, iyileri taklitle kötüyü terk etme süreci olan rekabet başlar. Evet rekabet hangi sektörde dışlanmışsa o sektörün atalete, verimsizliğe mahkûm olmaktadır.

 Çözüm Taklitte Değil Kendi Modellerimizde

Bu süreçte devletin yapacağı bir iş var: Eğitime ruh ve kimlik kazandıracak eğitimde  ve bilimde kendi refaranslarımızı oluşturacak çalışmalara destek olmak… Geçmişe baktığımızda eğitime ruh ve kimlik kazandıracak projeler gündeme getirilemedi. Bunun en önemli sebebi kanaatımce    Ülkenin  bir türlü ekonomik bunalımlardan  ve    terör belasından kurtulamamasıydı. Malum güçlerce sinsice  hep önümüze  şekilsel çözümler (!)  getirildi.. Bir proje-reform başladı. Onun daha neticelerinin görmeden, ikincisi gündeme geldi. Onun rüzgarı ile bir süre oyalandık. Sonra başka   reform ve dönüşüm hikayeleri gündemi  işgal etmeye başladı. Eğitim bu yüzden yap boz tahtasına dönüştü.

Başlatılan “güzel” projelerin yarı yolda ve sahipsiz kalmasının bir temel nedeni var: Eğitim meselesi, bir medeniyet meselesidir esasen: Her medeniyet, kendi insan ve alem tasavvuru doğrultusunda kendine has bir eğitim idraki geliştirir ve geliştirdiği bu eğitim idraki üzerinde kendi insan tipini, hayatı ve hayat tarzını, vasatı ve vasıtaları inşa eder. Medeniyet meselesini kavramadan eğitim meselesini hal yoluna koyabileceğimizi zannediyoruz..

Türkiye’deki eğitim meselesini tartışırken, ülkede uygulamaya çalışılan sistemin Batının kötü bir kopyası ve karikatür taklidi olduğunu unutuyoruz.Türkiye’de, eğitim sorunlarını sığ ve dayanaksız temeller üzerinden, kısır ve zihnimizi kısırlaştırıcı bir çerçevede tartışıyoruz. Esasen eğitim dünyamızın problemlerin hal yoluna konulması  onun toplumsallaşması ve sivilleşmesi ile ilgili bulunuyor. Bir kere özel sektörün eğitime girmesini sağlayacak şartlar teşekkül etmesi lazım. Rekabet ortamı kaldırılınca  kalite yarışı da olmamaktadır.. Bir kere müfredat üzerindeki tekelci yapının kalkması   gerekiyor. Taklit olmayan kendimize ait modeller geliştirerek  işe başlamalıyız. Bu zaman diliminde, Sezai Karakoç’un, Nurettin Topçu’nun, Bediüzzaman’ın yaptıkları tespitleri ve teklifleri  gündeme getirmenin zamanıdır.