Bir Sosyal Deney: Sömürü Eğitim Düzeni ve Eğitimin “Köleleştirici” Etkisi

Osman Çakmak

Yıllar önce ilginç  bir sosyal deney gerçekleştirilmişti.    Ne varki  bu deneyin sonuçları başka şekilde yorumlanmış, asıl baktığı nokta dikkatlerden kaçmıştı,  Bu deneyin Ülkemizde  eğitim  ve okul fabrikasının tornadan çıkmış gibi tek tip ürün oluşturduğu ve  zihinleri   köleleştirdiğine dair sonuçları gözden kaçmıştı.   Şimdi bu deneyi birlikte izleyelim ve sonuçlarını da  birlikte değerlendirelim.

Yıllar önce, o zamanlar çok popüler bir haftalık dergi olan Nokta, İstanbul’da ilginç bir sosyal  deney gerçekleştirmişti.  Sonuçları üzerinde durulmayan bu deneyin  eğitim ağacının meyvelerini, yahut da eğitim ve okullar fabrikasının ürünlerini nasıl çürüğe çıkardığı konusunda ibretli sonuçlar sunmaktadır.

Bir tiyatro sanatçısı olan Ezel Akay eline bir megafon alarak koyu renk elbiseler ve siyah pardesüler giyen ekibiyle birlikte önce güvercinleriyle ünlü Yenicamii’nin arkasındaki parka giderler. Parkta oturan, gezen, etrafı seyreden bir sürü insan vardı. Akay, elindeki megafonla kalabalığa doğru sert bir emir verir: “Herkes ayağa kalksın!” Emri duyan, Akay’ı ve ekibini gören istisnasız herkes derhal ayağa kalkar. Sonra Eminönü İskelesi’ne geçerler. Akay, yine sert bir emirle: “Herkes yere çöksün!” diye bağırır. Gemiden inenler, bilet kuyruğunda bekleyenler, simitçiler, işportacılar, emri duyan herkes yere çöker. Sonra Mecidiyeköy’deki stadyumun önüne giderler. Megafondan: “Herkes ellerini kaldırıp duvara yaslansın!” emri duyuldu. Stadyuma girmek için kuyrukta bekleyen futbol seyircileri, kokoreççiler, bayrakçılar derhal emre uyarlar. Daha sonra da ekip bir fabrikanın önüne giderler. Mesai saati başlamak üzeredir. Fabrikanın girişine bir masa koyarlar ve masanın üzerinde düzmece bir evrak yerleştirerek işçilere emiri verirler: “Herkes içeriye girerken bu kâğıtlara parmak basacak!” Giren basar, giren basar. Kimsenin aklına “siz kimsiniz hemşehrim? Neden bu kâğıtlara parmak basıyoruz?” diye sormak gelmez. Son olarak da, Beyoğlu’na gelirler. İstiklal Caddesinde gezinen, vitrinleri seyreden kalabalığa yine sert bir emir verilir: “Herkes sıraya girsin, arama var!” Emri duyan herkes koyun sürüsü gibi sessizce sıraya girer. Ancak caddede dolaşan bir çift bu emre uymaz. Ekiptekilerden biri onlara doğru bağırır: “Hey siz ikiniz! Emri duymadınız mı?” Kendilerine seslenildiğini anlayan ve herkesin sıraya girdiğini gören adam cevap verir: “Who are you? What is happening here?” Sıraya girenler içerisindeki kravatlı takım elbiseli bir bey ekibe yardımcı olmanın verdiği gurur ve heyecanla lafa karışır: “Adam turist, İngilizce konuşuyor.” Ekip elemanı gülmemek için kendisini zor tutar: “Ne diyor peki?” “Siz kimsiniz, burada neler oluyor?” Ve o iki turistin haricinde hiç kimse neler olup bittiğini, kendilerine böyle gün ortasında emirler yağdırıp sıraya sokanların kim olduğunu sormaz ya da soramaz.

 Teste Dayalı/Sınav Odaklı Eğitimin “Köleleştirici”Etkisi

Öncelikle hayatın her safhasını kaplamış test tipi eğitimi ve sınavları tahlil edelim. Öğrenciye kendi başına düşünme, yorumlama imkanı sunmayan bu yapının öğrenciyi  zihnen nasıl düşünemez  hale getirdiğini birlikte görelim. Öğrenci sürekli bazı şeyleri kalıplar halinde ezberlemeye itilir.  Özellikle kurslarda ve okullarda  öne çıkarılan “örnek problem çözme” metodu; tekrar yoluyla öğrenmeye’ye en tipik örneklerdendir. Hatta, esasında bu bir “öğrenme” ve “bilim” de  değildir.  Elinde tebeşir/kalem tahtada   sürekli problem çözen öğretmen bir dolu benzer problemi de ödev olarak vermekte, artık yeni bir problemle karşılaşma ihtimali kalmayıncaya kadar problemler ezberletilir. Bu işi şimdi  akıllı tahta ve tablet bilgisayarda yapmaktayız.

Konunun bilimsel bir süreç ve gerçek bir eğitim olmadığını isterseniz konuyu biraz daha ayrıntılı hale getirerek anlatalım.  Eğitim adına yapılan şudur aslında: Bir takım gerçekler ve “şey”lerin adı öğretiliyor. Sonra da kendi geliştirdiğimiz testlerle, yüklenilen bilginin ne kadarını aldıklarını değerlendirilip ölçülüyor. Bu yetiştirilme tarzını tahlil ettiğimizde “şartlı refleks stratejisinin” ağırlık kazandığını görmek zor olmasa gerek. Öğrenci bazen zorlanarak bazen motive edilerek öğrenmek istenilenleri ezberlemeye yönlendirilir.  Tekerlemeler yoluyla hatırlayarak öğrenme, anahtar sözcüklerin hafızaya kazınması yolu ile onların çağrışımlarıyla bütünün hatırlanması, benzerlerin öğrenilmesi yoluyla bütünün algılanması gibi esasında öğrenme olmayan öğretme türlerinin hepsi, beynin “şartlandırmaya” açıklığından yararlanır ve zihni fonksiyonlar ve “anlama”  bu süreçte hep geri planda kalır. Bu tür eğitimle yapılan şudur aslında: Adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırmak.

Hâlbuki Bilimsel düşünme yeteneği konuları sakin ve emin bir şekilde derinliğine analiz etmekle kazanılabilir. Soruları  ne kadar az sürede çözüm bulmak maharet değildir.  Ne kadar uzun zaman  ayrılırsa ve dikkat verilirse konu o kadar daha fazla beyne olur. Nasıl bir tuğla yığınından bina ortaya çıkmıyorsa, bilgi yığını da bilimsel düşünceyi, kısaca bilimin kendisini ortaya çıkaramamaktadır.

Milli Eğitimin “Gizli” Felsefesi

 Mevcut Millî Eğitim’in felsefesine dikkatle bakarsanız, insanların kendi başlarına bir şey öğrenemeyecekleri, eğer kendi başlarına öğrenmeye başlarlarsa, zararlı şeyler haline gelecekleri yaklaşımını fark edebilirsiniz. ‘İstendik’ değil de ‘istenen’ yani öğrenim sürecinin aktörü olan öğrencinin (hatta velinin ve öğretmenin) bile, ne öğreneceği ve nasıl öğreneceği konusunda  tercih ve istek şansı verilmez.

“Onu öyle değil böyle yap!” ifadeleri ile özetleyeceğimiz bu yaklaşım, insanları çözüm üretemeyen, başkalarının kurtarıcılığına muhtaç hale getirmenin en kestirme yolu olmaktadır ve eğitimi, adıyla özdeş hale getirip bir eğip bükme, istenen şekile sokmaktan ibaret bir işleme dönüştürmektedir. Bu yüzden eğitim kurumları dediğimiz müesseseler, aynı tip üründen milyonlarca üretmek gayesiyle kurulmuş bir fabrika halini almaktadır.

Pedagoji ve eğitim gerçekleri; çocukların kendi başlarının çarelerine bakmasını öğrenmesi için onların işine karışmamak lazım geldiğini söylüyor; onlara hükmetmediğimiz takdirde kendilerini idare etmeyi öğrenebileceklerini gösteriyor. Dahası onları zorlamadığımız takdirde kendilerini bulacaklarını anlatır.

Biz insanoğullarına Allah’ın biz sunduğu en değerli hediye olan öğrenme mekanizması  ve ilgi ve merak duygumuz olduğunu düşünüyorum.  Halbuki eğitimin felsefesi bilginin kullanılması ve üretilmesi değil sınav  için olunca  eğitim yuvalarımızdan bu duyguların neredeyse adeta kapı dışarı edildiğini söyleyebilirim.   Eğitim ve öğretim adına milyonlarca çocuk ve gencin düşünme güçleri ve üretkenliklerinin bu yapı içinde adeta yok edildiğini diyebilirim ki kimse pek dert etmemektedir.

Okullar, zihnimizi köleleştiren statükonun korunması maksadıyla kurulmuş yapılar  olmaya devam ediyor.     Kimliklerin, sertifikaların, makbuzların, dekontların, kartların tasallutu altında kalan hayatımız bunun bir göstergesi değil mi?   Öğreneceğimiz bütün şeyler yalnızca birileri tarafından müfredata eklenmiş hali eğitimin köleleştirici yapısını göstermiyor mu?   O konular dışında dünyada  başka şeyler yok mu?   Neden  öğrenme hakkı okulla  sınırlandırılıyor?   Eğitim kurumları  niçin keşiflerin, eski ve yeni fikirlerin tartışıldığı özgür ortamlar haline  gelemiyor?

Başı sonu belirlenmiş müfredatlarla insan zihni güdükleştiriliyor.  Müfredat  hem insanı uyuşturuyor hem de insanın  hayatında  gerekli olan bilgileri sunamıyor.

 Üstü Örtülü Plan

 Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı/teslimiyeti Truman Doktrini, Marshall Planı ve Fulbright Anlaşmasıyla olduğuna dair kanaatler devam etmektedir. Fulbright anlaşması aynı zamanda bir CIA projesi olan FETÖ’nün eğitim dünyasına açılan bir kapı olduğu   biliniyor.*  Bu projede uygulanan üç genel amaçtan söz edilir: Buna göre;
(i) Öğrenciler okul süresince yabancı dil öğrenmeyecekler. Kızılelma veya i’lai kelimetullah sevdası olmayacak.  (ii) Eğitim çağındaki çocukların en zekileri  tespit edilerek Fen lisesi ve seçilmiş okullarda yüksek öğretime hazırlanacak. Bunların bir kısmı Avrupa ve özellikle ABD ye taşınacak.   (ii) Okullardaki müfredatlar teferruatla doldurulacaktır.

Şimdi uygulanan eğitime ve neticeleri bu planın uygulandığının açık göstergesi olmaktadır.  Özellikle teste dayalı eğitim, logaritma cetveli ezberletmenin günümüzdeki versiyonu olmaktadır.  Buna göre beyin göçünün sonucunda mucitlerimizin çoğu yurt dışında yaşayanlar olduğundan Dünya çapını bırakın ulusal ölçekte fikir, edebiyat, düşünce, sanat ve siyaset adamı yetişmesi hayal olmaktadır.

Kısmen de olsa  TEOG’un kaldırılması ile ilkokullar gibi liselerde de çocuklarımız mahallelerinde okuma yolu açıldı. Bu planın akamete uğraması yolunda önemli bir adım oldu.  TEOG’dan sonra  sıra üniversite giriş sınavları da kaldırılmasına  geldi. Özellikle deha sahibi çocukların çok iyi takip edilmesi ve milli kimlikle yetiştirilmesi problemlerimizin çözülmesi ve geleceğimizin kurtarılması  açısından kritik önem arzediyor.

Yetkililerimiz kadar  aydınlarımız da   eğitimin insanımızın zihnen çoraklaşmasını ve fakirleşmesini netice veren  abcde şıkları  içine sıkışmış eğitimi kurtarmanın formüllerine eğilmeli.   İnsanların uyandığı ve dünya ile bütünleştiği bir ortamda  bu yapının sürdürülebilir olmadığını ve değişimin  kaçınılmaz olduğunun farkına varmalıdır.

Bariyerleri  Kaldıran Eğitim

Anne veya babasının her söylediğinin niçin öyle olduğunu, davranışlarının tek doğrulu davranış olup olmadığını sorgulayan ve merak eden bir çocuğa dayanmak, çoğu aile için zor görünebilir. Tırnakları kesilmiş bir ev kedisi gibi merakı ve şüphesi bastırılmış bir çocukla yaşamak daha kolaydır çünkü.. Hele, bunun üzerine biraz da itaat-saygı kaymağı sürülürse istenen ideal çocuk tipi karşınızdadır.

Eğitim adına yüklenen bilgiler sınav denen aktivitelerle öğretmen tarafından geri istenir. Bu uygulama ve tavırlar, öğrencinin “ne söyleniyorsa onu yap, icat çıkarma..! sorma düşünme itaat et gibi bir anlayışları benimsemeye götürür. Eğitimi boyunca sürekli bilgiyle yüklenen, nesne konumunda kalan öğrencinin bilgiyi üreten ve kullanan özne konumuna çıkamamasını anlamak zor değildir. Sonuçta sürekli ikinci el bilgiye mahkum edilen, kendisinden orijinal ve yeni hiç bir şey istenilmeyen eğitim sürecinden çıkan bireyin, hayata atıldığında orijinal ve yeni bir şey üretme şansı  kalmamaktadır.  Böyle yetişenler, kişiliğini, benliğini diplomalara, sertifikalara gömen ve buradan aldığı güçle ayakta kalmaya çalışacaktır.

Hemen şunu belirtelim ki    Milli eğitim sistemimizin gayesi    bir torna atölyesi gibi genç beyinleri törpüleyerek belli bir düşünce kalıbına sokmak ve beyinleri adeta iğdiş ederek insanları robotlaştırmak olamaz elbette.

Nasıl bir eğitim yapısı teşkil edelim ki öğrenci, sabit fikirli olmasın ve fikirlerin serbestçe ifade edilebilsin ve sağlıklı tartışma ve muhakeme kültürü gelişsin? Nasıl bir eğitim hayata geçirelim ki öğrenci fikirleri değerlendirme, süzme ve sorgulama, takım kurma ve sinerji oluşturma, birlikte çalışma, paylaşma  ve dayanışma, çalışmalarını takdim etme becerileri kazansın? Yine nasıl bir ortam ve hava oluşturmalıyız ki öğrenci     bilgiyi kullanabilsin,  fikir hayal ve tasarımlarını uygulamaya yansıtabilsin. Okul  gerçek hayatta lazım  becerilerini kazanma ortamı ve süreci haline gelsin.

Okul ve eğitim problemleri deyince bunları konuşmalıyız. Aksi halde, güzel binalarda ve   son derece gelişmiş aletlerle (örneğin akıllı tahta ve e-tablet) bilgi aktarmanın beceri ve yetenek gelişmesi adına bir şey vermeyeceği açıktır.

Sürekli tüketen olmak yerine  tabiatı ve dünyayı koruyan, bilgiyi metalaştırmayan bir anlayışa dikkat  çekiyoruz..  İnsanın özüne dokunan ve özü ortaya çıkaran marifete ve hakikata  dayalı sistem diyoruz. Ürünlerden, renklerden ve reklamlardan daha çok insanları seven,  farkılıkları törpülenmemiş,  Başta Yaratana ve kendine olmak üzere  çevresindeki her şeye   saygılı  fertlerin  yetişeceği   okulları düşlüyoruz. Müfredatların ve okulların tezgâhında ezilmeyen ve kimliği yok edilmeyen çocukların yetişeceği günleri özlüyoruz.

Eğer insana ve onu hayvanlardan farklı yaratan Allaha saygı duyuyorsak Onun bize bahşettiği en değerli özelliklerimizi, merakı ve öğrenme gücünü harekete geçirecek bir eğitim modeli ortaya koymalı, sorgulamayı, düşünmeyi eğitimin bir numaralı hedefi haline getirmeliyiz. Öncelikle yapılması gereken meraka dayalı kuşku ve araştırmaya dayanan eğitim, öğrencinin kendi öğrenme profiline, kendi ihtiyaçlarını kendisinin keşfetmesine fırsat veren bir ortamda sunmanın yollarını araştırmaktır.

 

*http://www.milatgazetesi.com/egitim/egitimi-ciaya-baglayan-anlasmaya-derhal-son-verilmelidir-h124350.html