Eğitim Sisteminin İstenmeyen Ürünleri

Türkiye’de ‘öteki’ne saygı duymayan, kendi ideolojisi dışındaki düşünceleri yok sayan dahası kendisinden farklı düşünenlere hayat hakkı tanımayan kutuplaşmalar Türkiye’de giderek artıyor… Son olarak Elif Şafak’ın ‘Baba ve Piç’ romanından dolayı yargılandığı davada, adliye önünde iki farklı ideolojiyi temsil eden grupların birbirlerine öldüresiye saldırmalarını izledik TV ekranlarından… Türkiye için, “benzerleri daha önce sıkça yaşandı normal bir durum” diyerek ya da “tahrik vardı, ani tepkiler nedeniyle böyle oldu” savunmasıyla adliye önündeki “sen bu ülkeye layık değilsin” çatışmasına açıklama getirmek mümkün… Ancak sadece birkaç ‘ötekine vurun’ olgusundan bahsetmiyoruz… Türkiye’de laikçiler, İslami söylemi savunanlara, solcular, liberallere; İslamcılar, solculara vs. ne kadar hayat hakkı tanıyor? İdeolojileri bir kenara bıraksak bile; bizden farklı giyim tarzı olanlara, komşumuzun dinlediği müziğe kısacası birbirimizin yaşam tarzına ne kadar tahammül ediyoruz?

Son yıllarda bu sorulara verilecek cevaplar hiç de iç açıcı değil. İdeolojik, zihinsel, kültürel ya da ‘ben böyle düşünüyorum’ şartlanmasının yarattığı gerginliklerin son birkaç yıl için yıpalcak listesi herhalde bir hayli uzun olacaktır.

 

Peki neden zihinsel ve ideolojik şartlanmaların peşinde koşan bir toplum olduk? Bu sorunun cevabı  eğitim sistemimizde gizli… 

Gaziosmanpaşa Ünivirsitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Çakmak’la Türk eğitim sisteminin nasıl ürünler ortaya çıkardığını konuştuk. Prof. Dr. Çakmak, şartlı öğrenmeyi esas alan eğitim sisteminin, ne kadar eğitimli olursa olsun zihinsel şartlanmanın esiri insanlar yetiştirdiği görüşünde.

Okulların eğitime başladığı şu sıralarda eğitim sistemimizi de tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Kısaca bir değerlendirme yaparsak ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

İnsanlar öğretilen şeylerin birbiriyle anlamlı ilişkileri üzerinde düşünebilme, anlamlı ilişkilerden bir sonuca varabilme ve bütünü kavrayabilme ve düşünme yeteneğine sahiptir. Eğitim sistemimiz ise tekrara dayalı, sorgulamadan bilgi yükleme üzerine kurulu. Bu yapının esasını ise “şartlı öğrenme” olduğunu fark etmek zor değil.

İNSAN BEYNİ DE ŞARTLANIR…

‘Şartlı öğrenme’den kastettiğiniz nedir?

Öğrenme sadece insanlarda değil, diğer canlıların da hayatlarını sürdürmeleri için sınırlı da olsa kullandıkları bir beceridir. Her canlı türüne öğrenme konusunda harikulade yetenekler verilmiştir. Tekrar, ceza, ödül gibi metotlarla öğreticilerin arzuladıkları davranışları göstermeye başlarlar. Merkep kitap sayfalarını açabilir ama içinde yazılı manaları kavrayamaz. Ama siz sözlü metinleri de akıl ve muhakeme yürütmeden zihni fonksiyonları bir kenara bırakarak papağan gibi, ‘şey’lerin adlarını tekrarlayarak öğrenirseniz şartlı öğrenmenin tuzağına düşmüşsünüz demektir.

Sadece hayvan beyni değil, daha geniş bir çerçevede insan beyni şartlanmaya açık bulunmaktadır. Sebep-sonuç ilişkileri sorgulanmadan, hatta fark edilmeden kurulmuşsa o zaman şartlı öğrenmenin içindeyiz demektir. Bizde de eğitim adına yapılanlar genelde “tepkisel öğrenme” odaklıdır.

 

‘Sadece hayvan beyni değil, daha geniş bir çerçevede insan beyni de şartlanmaya açık bulunmaktadır.’ 

Malum hikaye, Nasrettin hoca, Timur’un açtığı yarışma üzerine eşeğe okumayı öğretmeye koyulur… Kitap sayfaları arasına arpa taneleri yerleştirir. Merkep, sayfalar arasındaki taneleri buldukça keyifle kafasını sallar ve sıra ile sayfaları açmaya devam eder. Böylece eşek kitap sayfalarını açmayı öğrenir…

Klasik şartlı öğrenmede, önce uyaran vardır ve organizma ona tepki gösterir. Önce tepki yapılır ve sonra tepkinin doğurduğu uyarıcı gelir. Pavlov’a göre hayvanların öğrenmesi düşüncelerin ilişkilendirilmesi değil, uyaranların ilişkilendirilmesine dayanır. Rescola ve Wagner bu model üzerindeki çalışmalarında klasik şartlanmanın tek başına şartlı ve şartsız uyaranın birlikteliği ve tekrarlanması sonucu oluşmayacağını ileri sürmüşlerdir. Beyin, çevredeki birbiriyle bağlantılı ya da ilişkili olayları seçer ve belirler

Diğer bir önemli ilişkilendirilmiş öğrenme örneği ise Operan şartlı öğrenmedir. Bu öğrenme biçimine deneme yanılma yöntemi de denmektedir. Klasik şartlanma iki uyarı arasındaki bağlantıyı ihtiva ederken, Operan Şartlanma bir uyarı ile canlının bu uyarıya karşı oluşturduğu davranışı içerir. Skinner’in incelediği Operan modelinde bir kafes içine konan sıçan, bir ışık karşısında bir düğmeye basarak yiyeceğe ulaşacağını öğrenir. Başlangıçta yiyeceğe nasıl ulaşacağını bilemeyen sıçan, birbirinden farklı davranışlar sergiler ve önünde duran düğmeye rastgele basarak yemeğe ulaşır. Bu davranışını birkaç kez tekrarlayıp aynı sonuca ulaşan sıçan, ışık yandığında düğmeye basar ve yiyeceğini alır.

“Şartlanmanın klasik örneği, Pavlov’un herkesçe bilinen deneyidir. Bir köpeğe her yemek verilişinde ışık yakılırsa bir süre sonra köpek ışık ve yemeği özdeştirir. Yani, yemeğin gelmesini ışığın yanmasına bağlar. Şartlanma kavramlar arasında ilişki kurmaya dayanır.

Şartlı ve operan öğrenmede öğrenilmiş bilginin kullanılması, analiz edilmesi, içselleştirilmesi sınırlı demek istiyorsunuz…

Evet. Farklı gibi görünen klasik ve operan şartlanmada esasen temel kurallar aynıdır. Ödüllendirme ve kaçınma mekanizmaları gelişen davranışı belirlemektedir ve her iki şartlanma biçiminde de aynı sinir sistemi mekanizmaları yer alır. İlişkilendirilmiş öğrenme biçimleriyle canlılar birbiriyle ilişkili ve ilişkisiz olayları birbirinden ayırt ediyor ve çevrede olanların nedensel bağlantılarını tesbit ediyor. Hangi uyarıların önemli olduğu, dikkate alınması gerektiği için ya daha önceden sinir sisteminde programlanmış doğru bilgi ya da sonradan öğrenme gerekmektedir.

‘Okullarımızda ve özellikle hazırlık kurslarında, adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılır.’

‘EĞİTİMİ BİLGİYİ BEYNE AKTARMA ZANNEDİYORUZ’

Halbuki herkes çocuklarının doğru bir eğitim sürecinin içinde olduğunu zannediyor. Bunu fark edememeyişimizi neye bağlıyorsunuz?

Her bilginin modası geçiyor. Modası geçmeyen bir şey varsa o da “öğrenmeyi öğrenmedir” Düşünün ki siz bir öğrenme mekanizması ile donatıldığınızı bilmiyorsunuz, beynin nasıl öğrendiğinin farkında değilsiniz, bilgi ve eğitimin ne anlama geldiğinin şuuruna varmamışsınız ve kendinizi tanımıyorsanız beyin boş bir kutu, eğitimi bu boş kutuya habire bilgi yığma olarak zannetmeye başlarsınız. Yaptığımız da bundan başka değil çoğunlukla…

Öyleyse olması gereken bilginin tarifini yeniden yapmak. Peki nedir bilgi?

Eğitim ve bilgi tanım olarak basit görünse de çok karmaşık ve çok boyutlu olgulardır. İyice tarifi ve anlaşılması lazım. Bilginin dört seviyesi olduğunu söyleyebiliriz. Bilginin birinci ve en basit düzeyi bilgilenme ya da malumat düzeyidir. Bu düzeydeki bilgi genelde “nedir” sorusunun cevabıdır. Bir şeyin ne olduğunu açıklamaktan ibarettir. Muhakeme, akıl yürütme gerekli değildir. Tek bir cevapla da sonuca ulaşabiliriz. Okullarımızda bu bilgi düzeyinin yeterli olduğu şeklinde bir anlayış vardır.

Bilginin ikinci düzeyi anlama düzeyidir ve niçin sorusunun cevabıdır büyük ölçüde. Niçin sorusunun cevabı tek değildir genelde. Dolayısıyla nedeni sorgulanarak öğrenimde öğrenci tek doğrulu bakış açısına sahip olmaktan kurtulur. Bununla birlikte ‘niçin’ sorusunun cevabı ile elde edilenler ‘nedir’ sorusunun karşılığı olan ‘malumata’ göre daha üst düzeyde olsa da, yine de ‘gerçek bilgi’ değildir. Çünkü hâlâ ‘tepki’ vermeye yöneliktir.

Bilgiyi kullanabilme seviyesine yani ‘beceri düzeyi’ne çıktığımızda asıl bilgiye ulaşırız. ‘Beceri’, bilmenin üçüncü seviyesini, yani ‘yapabilmeyi’ temsil eder ve ‘nasıl’ sorusuna karşılık gelir. İlk iki düzey (malumat düzeyi ve anlama düzeyi) daha kısa sürede ve birisini dinlemek veya kitap okumak gibi pasif bir katılımla kazanılabilir. Öte yandan ‘yapabiliyor’, yani bilgiyi kullanıyor olabilmek için, uygulama da içeren uzun vadeli ve sürekli bir çaba içine girmemiz gerekir. Bilginin son bir düzeyi daha vardır. Yansıtma düzeyi…. İcat etme ve üretme bu seviyeye ulaşmakla elde edilebilir.

‘OKULLAR MALUMAT DÜZEYİNDE’

O halde eğitim yapımızın tepkisel öğrenme ile sınırlı yani malumat düzeyinde kaldığı sonucuna varabiliriz?

Evet. Örneğin okullarımızda ve özellikle hazırlık kurslarında, adeta düşünmeden ve zahiri bir kaç emareye göre reaksiyon gösterme melekesi kazandırılır. Eğitim adına yapılan şudur aslında: Bir takım gerçekler ve ‘şey’lerin adı öğretiliyor. Sonra da kendi geliştirdiğimiz testlerle, yüklenilen bilginin ne kadarını aldıklarını değerlendirilip ölçülüyor. Bu yetiştirilme tarzını tahlil ettiğimizde şartlı refleks stratejisinin ağırlık kazandığını görmek zor olmasa gerek. Öğrenci bazen zorlanarak bazen motive edilerek öğrenmek istenilenleri bellemeye yönlendirilir. Tekerlemeler yoluyla hatırlayarak belleme, anahtar sözcüklerin bellenip onların çağrışımlarıyla bütünün bellenmesi, benzerlerin bellenmesi yoluyla bütünün bellenmesi gibi belleme türlerinin hepsi, beynin şartlandırmaya açıklığından yararlanır.

‘ŞARTLANMA AİLE’DE BAŞLIYOR’

Bilginin ikinci düzeyine niçin sorusunun cevabı ile ulaşıldığını belirttiniz. Bu aynı zamanda sorgulama düzeyini ifade ediyor sanırım. Ama sadece okulda değil ailede de sorgulamanın yasak olduğu bir aile anlayışımız var. Öyle değil mi?

Anne veya babasının her söylediğinin niçin öyle olduğunu, davranışlarını sorgulayan ve merak eden bir çocuğa dayanmak, çoğu aile için zor görünebilir. Tırnakları kesilmiş bir ev kedisi gibi merakı ve şüphesi bastırılmış bir çocukla yaşamak daha kolaydır çünkü… Hele, bunun üzerine biraz da itaat-saygı kaymağı sürülürse istenen ideal çocuk tipi karşınızdadır. Çocuklara, doğal öğrenme eğilimlerine (örneğin oyun) aykırı ve baskıcı, aşırı zorlamaya dayalı yöntemlerle, ardışık tekrarlatmalar yoluyla belleğe nakşetmek şeklindeki eğitim onların zihnini köleleştirmeden öte bir işe yaramamaktadır. Eğitimde söylendiği gibi “fikri hür, vicdanı hür, çağdaş ve farklılığa saygılı” insanlar yetiştiğini söyleyebilir miyiz?

Tepkisel öğrenme ön yargılı peşin hükümlü insanlar yetiştirmenin yolu olmaktadır. Soru sormayan, yalnızca itaat eden, yani çizmesinin boyun aşmayan tek tip insan yetiştirmenin yoludur bu öğrenme tarzı. Şuuru adeta iğdiş edilmiş ve zihinsel olarak özürlü toplum yetiştirmenin de yolu da böyle bir eğitimden geçmektedir. Düşünce ve muhakemelerin köreltildiği bu ortamda insanların neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaları mümkün olabilir mi?

Bu eğitim sürecinde kişiye ulaşan bilgiler akıl yoluyla irdelenmeden mutlak doğrular olarak kabul edildiğinden dolayı öğretilenleri doğru olduğuna dair şartlandırıldığını söyleyebilir miyiz?

Bilginin organik yapısı ve sürekli gelişen bir ağaç olduğunun farkına varamıyoruz maalesef. Kurbağanın sindirim sisteminin kesiti, dağların yüksekliği, nehirlerin uzunluğu, Mohaç meydan savaşında kaç kişinin öldüğü, bileşik kesrin sol yanındaki sayının adı, pi sayısının değerini öğretmenin kime ne faydası var?

Sadece kendisinin bildiklerini doğru zanneden, alternatif doğrulara kapalı, başka düşünce ve hayat tarzlarına hayat hakkı tanımak istemeyen fert tipi şartlı öğrenme modelinin ürünüdür. Böyle bir ortamın hakimlerine gelince bunlar “uzlaşmaya kapalı” fanatik tipler olacaktır. İşin ilginç bir durumu bu tiplerde dayatmacı yapısı “iyi eğitim” almış alsalar da azalmıyor, bilakis artıyor. Direksiyonu kilitlenmiş bir araç nasıl ki yolun bazı yerlerinde doğru gidiyormuş gibi görünürse, öğrenme ile merakı sönmüş, doğruların tekliğine inanmış bir kişi de sürekli olarak kendi gibi düşünmeyenlerle çatışmak durumunda kalır. Bunu kendi ideolojisi adına hatta çağdaşlık adına da yapabilir

Ülkemizde sorgulanması yasak, etrafı tabularla çevrili bir takım konuların bulunması da böyle bir zihniyetin ürünüdür. Halbuki bilimin temelini sorgulama teşkil eder. İnsan aklına ve bilime güvenin olmadığı yerde tabular hükmetmeye başlar.

Yani öğrenebilmemiz için doğru yaptıklarımızın bile mutlaka “neden doğru” olduklarını bilmek zorundayız…

İnsanı robottan ve hayvandan ayıran en önemli özellik yaptıklarının anlam ve hikmetini bilmesi değil midir? Eğer bildiğimiz her şeyi mümkün olduğunca bilinç düzeyine çıkaramıyorsak yani “açıklayabiliyor” değilsek şartlanmanın tuzağına düşmüşüz demektir. Bu yüzden her öğrendiğimiz neyi niçin öğrendiğimizi hayattaki karşılığını ve ne işe yaradığını öğrenmek zorundayız.

Tepkisel öğrenmeye “batıl öğrenme” de denir. Çünkü aldığımız sonuçları yanlış sebeplere bağladığımız ve bunun farkında olmadığımız için sadece bizi destekleyen delilleri arar, hatta onları üretir, ama düşüncelerimizle çelişenleri, farklı olanları göremeyiz.

Hangi görüş ve eğilimden olursa olsun doğrularını başkaları ile tartışmayan doğrularını sorgulamayan insanlar şartlı öğrenmenin ürünüdür.’ 

Şartlı öğrenme her zaman zararlı mıdır?

Şartlı öğrenmenin faydalı olduğu yerler de vardır. Başlangıçta şuuruna vararak öğrendiğimiz davranışları zamanla tekrarlayarak pekiştiririz. Örneğin başlangıçta şoförlüğü nazari öğrensek de sürekli kullandıkça davranış haline getirebiliriz. Mümkün olduğunca davranışlarımızın şuurunda olmalıyız. Başlangıçta şuuruna vardığımız ve doğru davranış, tutum ve bilgilerin tekrarlaya tekrarlaya tepkisel hale gelmesinde zarar yoktur. Şartlı öğrenmeye dayanan batıl öğrenmenin diğer öğrenme çabalarımıza birçok zararları vardır. Genel olarak yanlış bildiğimiz bir şeyin doğrusunu öğrenmek, hiç bilmediğimiz bir şeyi öğrenmekten daha zor gelir. Çünkü yeni bir bilgiyi öğrenebilmemiz için öncelikle eskisinden kurtulmamız, bunun için ise eski bilgilerimizi sorgulayabilmemiz gerekir. Oysa şartlanmayla elde ettiğimiz bilgileri aradan uzun süre geçmişse sorgulayamayız. Çünkü artık zihnimiz şekillenmiştir. Bu yüzden şartlanmayla edindiğimizi bilgilerin yanlışlığına veya değişmesi gerektiğine inandırılmamız zordur. Sonuçta birçok amaçlanmayan yan ürünler oluşur. Örneğin ön yargılarla hareket eden düşünmeden hareket eden davranışlar ortaya çıkmaya başlar.

Peki sizce nasıl bir eğitim yapısına ihtiyacımız var?

Hangi görüş ve eğilimden olursa olsun doğrularını başkaları ile tartışmayan doğrularını sorgulamayan insanlar Türkiye için tehdidin en büyük parçasıdır. Bu tehdidi doğuran şartlı öğrenme olduğundan en büyük düşmanımız tepkisel öğrenme olduğu kanaatindeyim.

Hangi ideoloji olursa olsun insanın korkacağı bir kesim varsa o da doğrularını sorgulamayan, doğrularını tartışmayan insanlardır… Bir konuda birden fazla “doğru” olabileceği ve bir “doğruya” birden fazla yol ile ulaşılabileceği bir mantık sistemidir ve bir düşünme biçimidir. Doğrunun değişebilirliği esas aldığımız tabana göredir, bir doğru başka bir düzlemde yanlış olabilmektedir.

Evet çoğu doğrular onları çevreleyen şartlara bağlı oldukları, o şartların varlığından sürekli olarak kuşku duyulması gerektiği bir eğitim felsefesidir ve sorgulama ve kuşku duyan, bilimsel düşünceye götüren insan yetiştirmenin temel anlayışıdır. Eğitimle ferde kazandırılması gereken öncelikli özelliktir bu.

Tüm öğrenim sürecinde öğrencinin şöyle bir anlayışa kavuşması istenmeli ve bu anlayış eğitimin ruhu haline getirilebilmelidir :“Şu anda dile getirdiklerim, sahip olduğum bilgiler mevcutla sınırlıdır, bunları zenginleştirmek için çaba içindeyim; dile getirdiklerimin geçerlilik alanını şartlarla genişletebilmek için katkıya ihtiyaç var.” Bu anlayışa kavuşan öğrenci her zaman kendini geliştirme şansı bulacak ve meraka dayalı bir kuşku ortaya çıktığından bildiklerine her zaman güvenmeyecek kendini sürekli geliştirme yenileme ve geliştirme şansı bulacaktır. Bu tarz eğitim sonucunda öğrencide çok doğrululuk, zıtlıkların aynı anda var olabilmesi gibi ilkelere dayalı bir düşünme biçimi hakim olacaktır. Bunun neticesinde insan hakları, demokrasi ve toplum kesimleri arasındaki uzlaşma ve akılcılık gibi değerleri yerleşmeye başlayacaktır. Dahası, “senden yana ve bana karşı” şeklinde ortaya çıkan kamplaşma ve zıtlaşmalar son bulacaktır.

RÖPORTAJ: MURAT ATİK

http://www.haber7.com/egitim/haber/187145-bizi-bize-dovduren-kimdir