Bilim Tarihinde Atom ve Zerre

Prof. Dr. Himmet UÇ

Atom konusu milattan önce beş yüzlü yıllarda, Demokritos isimli filozofla düşünce tarihine girmiş.   Demokritos ve benzerleri yaratılış gerçeğini atomun hareketine bağlarlar. Atomları, bunlar, ezeli ve ebedi olarak kabul ederler. Evrenin ve yaratılışın belli bir maksada göre değil de mekanik bir düzen olduğunu kabul ederler. Mekanik düzenin zorunlu olduğunu ifade ederler. Aristo, Demokritos’un kabul etmediği gaye ve maksadı, diğer tabirle hikmeti kabul eder. Varlığın birbiri içinde hikmetler ile meydana geldiğini söyler.

Daha sonra Wittgensitein mantıkçı atomculuğu savunur. Ona göre dünya birbirinden bağımsız sayısız olgudan, bu olguların her biri de yalın nesnelerin birbirileriyle değişik kombinasyonlar yoluyla girdikleri ilişkilerden oluşmaktadır. Burada Demokritos’un sadece harekete bağladığı varlık bilimini mantıki bir nedene bağlamıştır. Ancak atomun mantıki hareketi konusunda atomun dışında bir neden konusunda bir şey söylemez. Varlıkların bağımsızlıkları içinde birbirleri ile mantıki birliktelikleri Allah’ı zorunlu kılar, filozof Allah’ı kabul eder; ama bu bahse girmez.

Russell mantıksal atomculuğu kabul eder, ama maksad fikrine girmez; çünkü o inayet delilini ve tasarımı kabul etmez. Bunlar arasında en makulu Leibniz’in fikridir, O; zerrenin, atomun metafiziksel olduğunu kabul eder. Leibniz, varlıkları zorunlu olmayan olguların bütününün varlığını olanaklı kılan bir yeter nedenin olması gerektiğini, bunun da Allah dediğimiz kendi varlığının nedeni olan zorunlu bir varlık olduğunu söylemiştir.

Ona göre Tanrı kusursuzdur ve mutlak iyidir. O Tanrı kusursuzdur ve dünyayı olanaklı dünyalar içinde en güzel şekilde yaratmıştır. Evrenin sabit bir düzeninin varlığını ama sürekli denetlendiğini öne sürer.

Bediüzzaman’ın Zerre/Atom Risalesi menfi-müsbet atom konusundaki bütün görüşleri etüd ettiğini ve fikirlerini ayrıntılı olarak ortaya koyduğunu gösterir. Üç bin yıla yakındır insanlığı şaşırtan bu yorumu müsbet şekilde tedavi eder. İslam düşüncesi böyle bir taramadan sonra atomun iradi ve tasarıma dayanan bileşenlerini anlatmamış, bu Bediüzzaman’ın bilim tarihi açısından büyük bir seçici ve ayıklayıcı olduğunu gösterir.

İlkçağ atomculuğunda atomun hareketi bir mantık ve tasarıma girmez; sapar, düşer ve sonuçta eşya ve nesneler oluşur gibi mantıksız iddialar öne sürer. Bediüzzaman anlatır: “Tahavvülat-ı Zerrat Nakkaş-ı Ezelinin kalem-i kudreti, kitabı kainatta yazdığı ayat-ı tekviniyetin hengamındaki ihtizazatı ve cevelanıdır. Yoksa maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık ve manasız bir hareket değildir.”

Jones, Batı Felsefesi Tarihi isimli eserinin birinci cildinde 43 sahifede atomculuğu anlatır. Orada ayrıntılı olarak bu bahislere girer. Demokritos’un  tam bir felsefi komedi olan cümlesi şöyledir:  “Gül kırmızı görünüyor, kokular hoş geliyor deriz, bu duyumlanan gül hiç kuşku yok ki gerçek değildir, çünkü yalnızca atomlar ve boşluk gerçektir. Gülü duyumladığımız mekan içinde orada atomlar birbiri ile çarpışmakta ve birbirlerini oraya buraya fırlatmakta ve böylelikle belli bir şekillenme oluşturmaktadır.” (Jones, 136). Bunun tenkidi sayfalar alır.

Bu yüzden Bediüzzaman onların telakkisini “tesadüf oyuncağı, karışık, manasız” olarak niteler. Başka bir yerde bir komedi ifade daha var: “Lahananın rengi gerçek mekan içerisinde orada var değildir.” (Jones, 139)

İstanbul’a araba ile gitmenin kolaylığını illa terk edip seke seke gitmek isterler, gel ne söylersen söyle bunlara. Bu yüzden Bediüzzaman bunlara kızar ve “Bu herifler” der. Jones atomcuların sapma fikrini kabul etmez, eleştirir. “Sapma psikolojik bir kavram olarak tam bir belirlenimsizliktir, düpedüz rastlantıdır, oysa ki özgür seçim özel türden bir nedensellik içerir.” (149) Yani atomun sapmalarla varlığı meydana getirmesini sahici bulmaz.

Bediüzzaman bu komedilere mantıklı cevaplar verir: “Havanın her bir zerresi her bir zihayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkilatları (yani yapı ve fizyolojileri) ayrı ayrı tarzdadır. Başka başka nizamatı var… bir Kadir-i Mutlak, Alim-i Külli Şey’in emri ve izniyle havl ve kuvvetiyle o vazifeler gördürülür.

Şu cümlesi bu atomcuların, tabiatçı yani natüralistlerin, metaryalistlerin fikirlerine cevap verir.“Her bir zerrede Vacibü’l-Vücud’un vücuduna ve vahdetine iki şahid-i sadık vardır. Evet zerre acz ve cümudiyle beraber şuurkarane büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla, Vacibü’l-Vücud’un vücuduna kati şehadet ettiği gibi, harekatında nizamat-ı umumiyeye Tevfik-i hareket edip (uygun hareket edip, umumi düzene) her girdiği yerde ona mahsus nizamatı müraat etmekle her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle Vacibü’l-Vücud’un vahdetine ve mülk ve melekutun maliki olan Zat’ın ehadiyetine şehadet eder.“

Zerrenin, atomun arkasında neler var: “Kanun-ı Rububiyet, Kanun-ı Kerem, Kanun-ı Cemal, Kanun-ı Rahmet, Kanun-ı Hikmet, Kanun-ı Adl, Kanun-ı ihata-i ilmi.” Atomları terbiye eden görevlerine göre, sonra onlarla insanlara ikram etmek isteyen bir ilahın varlığının gerekliliği, merhamet sahibinin kanunu, çünkü varlık merhamet için de yaratılmış. Sonra zerreler bir gaye için bir araya gelir, sonra mizan ve estetik ve denge ile ölçülü olarak bir araya gelir, sonra bütün varlığı gören biri yarattığı her şeyi umumi düzene uygun yaratır. Atomcular bütün bunlara uyduruk bir devinim ve sapma ile neden bulurlar. Marks’ın gidip bu atom nazariyesini doktora tezi olarak yapması, Bediüzzaman’ın ise bu nazariyeyi ayrıntılı olarak dejenere bulup eleştirmesi nasıl birbirine mukabil iki güç olduklarını gösterir