SU NASIL CANLI HALE GELİR?

SSuyu biliyoruz. Şimdi bu canlı su nereden çıktı diyebilirsiniz. Hatta suyun canlısı varsa ölüsü de mi var diye düşünebilirsiniz. Günlük içilen suda farklı olarak su kendisinden ab-ı hayat olarak söz ettirir.  Bazı suların şifalı olması sebebi ile rağbet bulduğunu biliyoruz. Sadece bizde değil, başka ülkelerde de mesela Fransa’nın güneyince Lourdes şifalı suları meşhur olmuştur.  Her yıl milyonlarca insan burayı ziyaret etmektedir.

Doğal ve doğru, sağlıklı suya bir de Masaru’nun çalışmaları   ve Kirlian fotoğrafçılığı perspektifinden bakalım. Bu sonuçları sunan birçok kitap ve kaynaklara rastlıyoruz. Ortak açıklamalar şöyle:   Sadece kaynağından alman su saf görünüyor. Pet şişesinde beklemiş suların “faydalı” olmaktan çıktığını gösteren deliller var.  Dağ buzullarından ve eriyen karlardan nehirlere akan ve kaynaklardan çıkanlar daha sağlıklı sular.

Her zaman böyle duru ve “canlı” sulara erişmek mümkün olmadığına göre bir çözüm yolu var mı? Acaba, güzel duygularla ve “dualarla” suyu tekrar “diriltebilir miyiz”.

 Yaşadığınız bölgede “sağlıklı su” bulmak mümkün değilse şunlar tavsiye edilmektedir: Pet şişelerde veya emaye tencerelerde su buzlukta donmaya bırakılmalı. Donmuş suyun erimesine müsaade edilmeli. Ancak suyun dibinde oluşan “kalıntı” kısım atılmalıdır. Hafif, faydalı ve tadı güzel suyun buzdan yeni eritilen su olduğu söylenmektedir. Verilen bilgilere göre buzdan eritilen su 10-12 saat “canlı” kalıyor. 

 Yemeklerde “bereket ve tad – tuz” kalmamasını  memnuniyetsizlik ve şükürsüzlüğün artmasının bir sonucu olabilir mi?  Acaba, artan riyakarlık, hırs, maddecilik, kıskançlık, şükürsüzlük, helal-haram bilmeme ile birlikte varlığın  “manevi boyutlarında” yıkıcı etkiler mi meydana geliyor?       

Su Kristalleri adlı kitabında Prof. Emoto, pozitif ve doğru düşünme biçimi oluşmasında ve insanların mutluluğunda ve huzura kavuşmasında inanç ve din gerçeğine şöyle dikkat çeker: “21. yüzyılda en önemli olayın ilimle dinin yeniden buluşması olacağını düşünüyorum. Eğer din olmasaydı insan aptallaşacak, modern ilim de hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktı.” 

Emoto toplumdaki hastalıkların bu kadar yaygınlaşmasını “ bütün bir insanlığın yozlaşmasına” bağlıyor ve şöyle diyor: “ Bozulan dünyamız için bir şeyler yapmayıp yaralı ruhlarımızı iyileştirmedikce fiziksel hastalıklar yüzünden acı çeken insanların sayısında hiç bir azalma olmayacaktır. Dünyadaki bozulma aslında ruhun bozulmasıdır ve bu darbe, etkisini bütün evrende gösterir.”

Düşüncelerin bozulmasından dolayı yağmur sularının dahi kirlendiği bir dünyada yaşadığımızdan söz ediyor Emoto. “Aslında kirlilik öncelikle kendi bilincimizde ortaya çıktı. Neye mal olursa olsun konforlu bir hayatı gaye edinir hale geldik. Bu bencilliğin bizi çevre kirliliğine götürdüğü aşikardı. Asla durmak bilmedik ve şimdi en ücra köşesi bile zehrimizden nasibini almış bir gezegende yaşıyoruz.”

Emoto, çalışmalarının amacını şöyle tarif ediyor: “Çevrenin bu kadar bozulduğu ve insanların böylesine karmaşa içinde yaşadığı ve uygarlığımızın bizi nasıl bir sona sürüklediğini gördükten bu yana bu projeyi hayata geçirmek istiyordum. Bütün bunların sorumlusunun öncelikle bilim çevrelerindeki çürüme ve yozlaşma olduğunu düşünüyorum; ayrıca otoriteyi elinde bulunduranların kasıtlı olarak bozulmuş bir toplum oluşturmak istediklerini düşünüyorum.”

“Suyun mesajı sevmek ve şükretmektir” diyerek sözünü noktalıyor Emoto. Şimdi daha iyi anlıyoruz değil mi bir bardak suyu içerken niçin başında besmele çekiyor ve sonunda elhamdülillah diyoruz.  Şükür vazifesi yanında bir de “tefekkür” vazifesi var. Su niyetlerimizi ve düşüncelerimizi adeta “anlıyor”. “Canlı” hale gelmenin ifadesi olarak bir “düzene”,  muhtemelen altıgen halli bir tür “sıvı kristal” yapıya bürünüyor.

 Su, hücreler arası bilgi alış-verişini sağlıyor. Gün içinde düşündüğünüz ve söylediğimiz her şey tüm hücrelerinizi etkiliyor. Çünkü bedeninizdeki su bunların enerjisini kopyalayıp hücrelere dağıtıyor. Dolayısı ile bir bakıma düşündüğümüz ve konuştuğumuz şeyler haline geliyoruz. Düşündüklerimizin ve konuştuklarımızın kalitesinde yaşıyoruz. Mevlana “siz ne düşünüyorsanız o’sunuz” demişti. 

 İçtiği suların saf olmasına dikkat edenler artık onların güzel-hayır duygularla canlanmasına da dikkat etmelidirler.

Bu gelişmeler ışığında, sürekli Kur’an-ı Kerim ve tefsirleri kıraat edilen ve cevşen gibi duaları okuyanların toplumun en hayırhahları olduğunu söylemek mümkün. Çünkü bu okumaları ile kendi dünyalarını olduğu kadar   çevreyi “düzene sokmakta”, bozulanların inşa edilmesine vasıta olmaktadırlar.  Sürekli dua etmenin de bir sırrı bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Maddenin duygu ve düşüncelerden etkilendiğini gösteren deney ve gözlemler sadece su ile sınırlı kalmıyor. Mesela pirinç üzerine yapılan denemeler de var.  İçinde haşlanmış pirinç bulunan kavanozlardan birine teşekkür diğerine aptal yazılır. Bir ay boyunca bu sözler şişelere tekrarlanır. “Aptal” denen kavanozun içindeki pirinçler siyahlaşır ve kavanozdan oldukça fena kokular yayılmaya başlar. Diğer şişedeki pirinç bozulmadığı gibi etrafa hoş koku neşreder üstelik. 

Bu  bu tür  deneyleri  kendimiz de tekrarlayabiliriz. Nitekim  merak edip bu  deneyi çocukları ile birlikte evde tekrarlayan bir doktor  tanıdık,  müşahedelerini bana  hayretle anlatmıştı.

Osman ÇAKMAK