AİLEYİ GÜÇLENDİRMENİN BİR YOLU

Aileyi  güçlendirmenin bir yolu,  evdeki kadını çalışıyor kabul eden  bir anlayışı ve uygulamayı  geliştirmeye bağlı görünüyor.

Korona günlerinde, okulun eve taşındığı bu dönemde annenin  rehberlik ve muallim/eğitimci rolüne ne kadar ihtiyaç bulunduğunu daha iyi anladık.

Ev hanımının yaptığı üretim ve iş hacmi gözükmüyor. Önemi dikkatlerden kaçıyor.  Ev hanımlığı ağır bir işçiliktir. Ev hanımlığı aslında bir meslektir; aynen iş yerinde olduğu gibi ev hanımının sigortalanması, onun da sosyal ihtiyaçlarının karşılanması konusunda neler yapılmalıdır?

Bu hususta yasal olarak düşünülmesi gereken hususlar gündeme getirilmelidir. Ev hanımlığının bir meslek olarak kabul edilip sigortalanması bir ihtiyaçtır. Aileyi kurtarmak ve çocukların sağlıklı bir ruh hali ile yetişmesi ve ailenin mutluluğu için gerekli uygulamalara ihtiyaç var.

Anne; evi düzenliyor, yemek hazırlıyor çocuklara bakıyor.

Aynı zamanda çalışıp para kazanması isteniyorsa; kadınların omuzuna bunca yük yüklemek yanlış olacaktır. Evde zaman kavramı yoktur. Hizmet 24 saat sürüyor.  Erkekler çoğu zaman bunu göremiyor ve farkında olamıyor.  Hâlbuki işlerin önemi, yerine getirilmediği zaman anlaşılır.

Bir çocuk için bir bakıcı tutulması bunun bir göstergesi… Her kadın, evde iyi çocuk yetiştirmenin, iyi bir iş kadını olmaktan daha basit olmadığını bilmelidir.

Ayrıca ev hanımları, pedogoji ve çocuk eğitimi gibi, ev ekonomisi gibi, anaokulu eğitmenliği gibi alanlarda çeşitli kurslara katılarak sertifika alabilir. Bazı el sanatları kurslarına katılabilirler.

Müstakil bahçeli evlere teşvik artırılırsa, buralarda hanımların üretime katkıda bulunacağı evde atölye ve el işçiliği gibi uygulamalar geliştirilebilir. Anneyi evinden ve çocuğundan ayırmayacak düzenlemeler yapılabilir. Ev hanımlığını meslek olarak özendirdiğimizde ve evde yapılacak işleri ve meslekleri öne çıkardığımızda aile kuvvetlenecektir.

Ev hanımlığı, küçümsenmemesi ve yıpratılmaması gereken kurumların başında geliyor.  Geleceğimizi sağlam karakterde, iyi yetiştirilen çocuklar belirleyecektir. Hiç bir çocuk bakıcısı annenin yerini tutamayacaktır.

Aileyi zayıflatmak, insanlığın geleceğine hiçbir kazanç sağlamayacaktır. Bu yönde yasal düzenlemelerin başlamasını umuyorum.

Kent sosyolojisi açısından bakarsak, megalopolisler çaresi zor geri kalmış ülke hastalığıdır; ülkemiz buna layık değildir. Ülkemize geri kalmışlık görüntüsü vermektedir.

Mevcut Kent Yapılaşması   suç ve kötülük üretiyor. Hali hazırda bu mahallle anlayışından uzak; topraktan -bitkiden üretimden uzak ev ortamında insanlar kendileri hapiste hissediyorlar.

Kentlerdeki çarpık aşırı büyüme dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de ahlaksız ve dengesiz toplum yapısını besliyor.

Megalopolisler, mahalle kültürünü yok ederek, medeniyet değerlerini ortadan kaldırdığından, büyüklükleri oranında suç yuvaları haline geliyor.

Kentleşme ”kapitalist fert” yetiştirme felsefesinin bir neticesidir.

Geleneksel şehir ve mahalle kültürüne dönülmedikce kötülüklerin önünü almak mümkün olmayacaktır.

Toplumun en zengin katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için toplumsal ayrışmanın da mekânı haline geliyor.

Kentsel çevre, zenginliğin görüntüsünü verdiğinden çağın imkanlarını yüzeysel olsa da, insanlara gösterdiği ve öğrettiği için insanlarda tüketme eğilimini artırıyor. Kapitalizmin işine geldiğinden teşvik görüyor. Özellikle dar ve orta gelirli insanlar gittikçe fakirleşiyor.

Çözüm?

İstanbul gibi büyük şehirleri rantın doymak bilmez iştihasına sunulmuş megakentler olmaktan kurtarmalıyız.

Tek çare, halkın planlı olarak yurt yüzeyine yeni teşkil edilecek sanayi merkezlerine, zaman içinde yerleştirilmesidir.

Böylece ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne geçilmiş olacaktır.

Bunun için kontrol edilebilir büyüklükte yerleşimler desteklenmeli, çeşitli teşvikler çıkarılmalıdır.

Aksi halde büyük kentlerin kötülükleri üretmesine karşı durmamız mümkün olmaz .

Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar kontrol edilemez hale gelir. (çoktan geldi)

Ve artık bize ait şehir kimliği ve mimarî içinde kalite standardı tanımlayan eğitimden ulaşıma her şey planlı ve belli standartlar içinde gelişmeli. yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, mesken-ev, adalet, güven, sağlık, temizlik vb işler şehir estetiği içinde planlanmalı ve gelişmelidir.

İstanbul hiçbir planlama boyutu ile estetik ve mimari boyutu ile Viyana, Paris, Berlin, Stockholm hatta Moskova ile karşılaştırmak mümkün değildir.

Çözüm Anadolu’ya dönmek ve Anadolu’yu inşa etmek…

Kentleri küçültmek, pazarları üreticiye açacak; aracıları aradan çıkaracaktır. Enflasyon büyük oranda düşecek, evler rant aracı olmaktan kurtulacaktır.

Şehirlerin mahalleler halinde yeniden örgütlenmesi ile çalışma kavramını yeniden tanımlanacak; insanı kaybettiği şeylere: yani cemaat, komşuluk ilişkileri, merhamet, inanç ve emniyet ve güven değerlerine kavuşturacaktır.

Öyle bir ev ve konut anlayışı yerleştiriyorsunuz ki isanlar toprakla barışık hale gelsin.

Teknik üretimin ve adil ticaretin mümkün hale gelsin.

Şehirlerin büyüklükleri sınırlandırılsın ve mahalle örgüsü hayata geçsin.

Hedef “faziletli şehirler” teşkil etmek olsun..

Bu bir ütopya mıdır?

Hayır!

Anadolu yeterince geniş. Ev inşa etme bilgisi ve geleneği hâlâ unutulmamış bir tecrübedir.

İşe nereden başlamalıyız?

Her şeyden önce ranta ve kul hakkına dayanmayan dönüşüm politikalarından bir an önce vaz geçilmelidir.

Hangi çözümleri uygulamaya koyabiliriz?

Belediyeler imarlı arsa üretip halkın kullanımına sunmalıdır. Geleneksel ev inşa teknikleri gündeme alınmalı ve kolaylaştırılmalıdır.

İnsanların ev üretim süreçlerine katılımı desteklenir ve tüm ülkeyi kapsayacak ve insanımızı heyecanlandıracak finansal çözümler bulunursa bu kampanya yeni bir yaklaşımla ülke sathına dalga dalga yayılır. Büyük bir heyecan oluşturur.

KİPTAŞ ve TOKİ gibi kurumların organizasyon şeması ile ifa ettiği hizmetler bu doğrultuda değiştirilmelidir.

Prof. Dr. Osman ÇAKMAK